C
İslam Akaidi - İslam'da İnanç Sistemi
Anasayfa Home
Önceki Sayfa Previous Page

 

İ Ç İ N D E K İ L E R

 

KONU                                                                                                 SAYFA

 

 

BÖLÜM-I

 

İSLÂM İNANCINDA TEMEL KAVRAMLAR VE KARŞITLARI:

 

DİN KAVRAMI VE ÇOK YÖNLÜ AÇIKLAMASI

(Rûhânî ve seküler ya­şam

 

* Din, imân, amel ve ahlâk kavramları arasındaki ilişki 

 

DİN OLGUSUYLA  İLGİLİ ÇEŞİTLİ KAVRAMLAR

 * Din ve şerîat

 * Din ve kutsallık

 * Din ve İlâhiyat

 * Dindarlık ve takvâ 

 * Dindaşlık (Din kardeşliği) 

 * Dinadamı sıfatı ve dinî hiyerarşi 

 * Dinsizlik

 * Din ve yobazlık 

 * Din ve teokrasi 

 * Din ve sentezcilik

 

DİNLER (İnanç Kurumları)

 

BÜYÜK İNANÇ KURUMLARI 

 1- Hak (Vahye dayalı) Dinler

 a) Makbul ve Geçerli Din

 b) Muharref (çarpıtılmış) Dinler 

 2- Batıl (Vahye dayanmayan geçersiz) Dinler 

 

DİN HÜKMÜNDEKİ SİYASİ VE FELSEFİ AKIMLAR 

1- İslâm'dan Kopan Kamplar 

* İsmaîlîlik

* Dürzîlik (Dürzülük)

* Nusayrîlik

* Râfızıylik

* Kadyânîlik

* Bahâîlik

 

2- Tamamen İslâm Dışı Çağdaş Fikir ve İnanç akımları

* Rasyonalizm 

* Darwinizm

* Pozitivizm 

* Sosyalizm

 

İMÂN KAVRAMI 

 

 * Sözlük anlamı 

 * İmânın, Toplumsal Disiplin Açısından Fonksiyonu

 * İmân Sözcüğünün, Terimsel Anlamı ve İmân Vicdan Sorunu 

 * İmânın niceliği 

 -İcmâlî imân.

 -Tafsilî imân 

 -Talidî imân 

 -Tahkıykî imân

 -Makbul imân 

 -Merdud imân

 -Masum imân

 -Matbu imân 

 -Mevkuf imân 

 

* İmân ve gayb, inanabilme yeteneği 

* İmân ve diyalektik 

* Kelâmcı Kampları 

* İmân Açısından Kâinata Bakış

* Varlık Realitesi ve Kâinat Tablosunda İnsan 

* Madde ve Hayat 

* İmân-amel iliş­kisi

* İmân amelin bir parçası mıdır, imân azalır mı çoğalır mı ?

* Kur'ân'ın Bütünlüğü İlkesi  ve İmân

* Genel Çizgileriyle İmânsızlık

 

İMÂNIN KARŞITLARI 

 

KÜFÜR KAVRAMI 

 

KÜFRE NEDEN OLAN SÖZ, KANAAT VE DAVRANIŞLAR 

a) Allah (cc) ile ilgili yanlış düşüncelerden kaynaklanan küfür suçları 

b) Peygamberlerle ilgili yanlış düşüncelerden kaynaklanan küfür suçları 

c) Semâvî kitapların birinci derecedeki gerçekleriyle ilgili yanlış düşün­celerden kaynaklanan küfür suç­ları:

d) Semâvî kitapların ikinci derecedeki gerçekleri  ile ilgili yanlış düşün­celerden kaynaklanan küfür suçları

e) Meleklerle ilgili yanlış düşüncelerden kaynaklanan küfür suçları

f) Ahiret hayatı ile ilgili yanlış düşüncelerden kaynaklanan küfür suçlar:

g) Çeşitli konulardaki Yanlış Düşüncelerle ilgili küfür suçları 

 

KUR'ÂN-I KERÎM KÂFİRLERİ VE KÜFRÜ NASIL ANLATIYOR 

 

KÜFRÜN ÇEŞİTLERİ 

1-Küfr-i Cehlî 

2-Küfr-i İnâdî 

3-Küfr-i Hükmî 

 

ŞİRK KAVRAMI

 

* Şirkin İçyüzü  

* Şirkin Tarihsel Kökeni

* Şirk Çeşitleri 

 

1-ANİMİZM (Ruhlara tapma inancı) 

 

2-FETİŞİZM (Büyü ve korku dini)

   Fetişizmin içyüzü 

   Müslüman toplumlarda fetişist eğilimler

   Batıl inançların kaynakları ve yayılma şekilleri

a) Her türlü büyü 

b) Fal ve kehânet 

c) Ermişliğe bağlanan kehânet 

d) Faniyi tanrılaştırma

e) Eşya ve olaylardaki kutsal gizemlere inanma 

 

3-DÜALİZM (Seneviyye = Çift tanrılı Din)

* KUR'ÂN-I KERİM'de ŞİRK VE MÜŞRİKLER

   Kur'ân-ı Kerîm'e göre şirk koşan insanın ruhsal yapısı 

   Kur'ân-ı Kerîm, müşriklerin kinci olduklarını haber veriyor 

   Kur'ân-ı Kerîm, müşrik anne ve babaların, mü'min çocuklarına ne di­yor.

   Kur'ân-ı Kerîm, çok açık bir ifade ile: "MÜŞRİKLER SIRF PİSLİKTİR !" diyor

 

 

NİFAK KAVRAMI 

 

Nifak kelimesinin sözlük ve terimsel anlamı 

«Nifak» ile «Takiyye» arasındaki fark 

Takiyyenin meşrulaştığı şartlar var mıdır 

İslâm Tarihinde İlk Münafıklar

Kur'ân-ı Kerîm münafıklar hakkında ne diyor

Nifakın içyüzü ve münafık insanın kişiliği

Günümüzde nifak ve münafıklar 

 

 

ZENDEKA (Zındıklık) KAVRAMI 

 

«Zındık» kelimesinin sözlük ve terimsel anlamı 

 Zındık sözcüğü İslâm tarihinde iİk defa ne zaman kullanıldı

«Zındıklık» sözcüğüne yüklenen farklı anlamlar

İslâm dünyasında zındıklık nasıl başladı, nasıl gelişti 

Günümüzde zındıklık 

 

 

İRTİDAD (veya riddet) KAVRAMI

 

«İrtidâd» kelimesinin sözlük ve terimsel anlamı 

Geniş anlamda irtidâd ya da riddet nedir

Kur'ân-ı Kerîm mürtedler hakkında ne di­yor:

İrtidâd, aynı zamanda bir İslâm hukuku konusudur

 

* * *

 

 

BÖLÜM-II

 

İMÂNIN TEMEL KURALLARI

 

ALLAH'a İMÂN 

Bilgi araçları ve imân

 

TEVHİD 

Tevhid ve ahlâk

Allah Teâlâ'nın sıfatları

Kur'ân-ı Kerîm Allah Teâlâ'yı bize nasıl anlatıyor 

Allah Teâlâ'yı görmek mümkün müdür

 

MELEKLERE İMÂN

Kur'ân-ı Kerîm melekleri nasıl anlatıyor

 

KİTAPLARA İMÂN 

Kur'ân-ı Kerîm'le ilgili inancımız nasıl olmalıdır 

 

PEYGAMBERLERE İMÂN

Peygamber, nebi, rasûl ve mürsel sözcüklerinin terimsel anlamları 

Neden peygamberlere inanmalıyız 

Peygamberlerin kişiliği ve peygamberlik 

Peygamberlerin sayıları, mücadele ve çileleri 

Mucize

Son peygamber olarak Hz. Muhammed Mustafa (sav)'nın kişiliği ve misyonu

 

AHİRET GÜNÜNE İMÂN 

Kıyamet nedir 

Kıyamet ne zaman kopacaktır  .

Neden âhirete inanmalıyız 

Ahiret, bilimsel açıdan da ölümün çağrıştırdığı bir gerçektir

Kur'ân'da âhiret 

 

KADERE VE KAZAYA İMÂN

Kader kavramı 

Kaderin anlaşılmasındaki zorluğun nedeni

Kader ve irâde

İyilik, kötülük ve sorumluluk

Kaderîler'in irâdeye ilişkin görüşleri 

Cebrîler (fatalistler)'in irâdeye ilişkin görüşleri 

Kaza kavramı 

Kader ve rızık

Tevekkül ve kader

Ecel ve kader 

Ecel ve ömür 

Ecel değişir mi ?

 

* * *

 

 

BÖLÜM-III

 

İTİKADLA İLGİLİ ÇEŞİTLİ KONULAR

 

BÜYÜ, KEHÂNET, MEDİTASYON 

Büyünün içyüzü 

Kehânet 

Meditasyon 

Ruh 

Cin

Şeytan 

 

İNSAN İLİŞKİLERİNDE İNANCIN BELİRLEYİCİ ROLÜ 

Mü'minin insanlara karşı içsel tutumu 

Müvâlât (Taraftarlık) 

Hazer (korunmak ve tedbirli olmak) 

Müsâleme (Barışçı olmak) 

 

Mü'minin insanlar hakkındaki kanaati 

Tahsin 

Te'vil 

Tefsîk 

Tekfîr

 

SONUÇ

 

KONULAR VE KAVRAMLAR DİZİNİ 

ŞAHIS ADLARI DİZİNİ

 

 

 

SUNUŞ

 

Mü'minler arasındaki en önemli bağ imandır. Bunun sağlam ve güçlü ka­la­bilmesi İslâm İnanç sisteminin çok iyi bilinmesine bağlıdır.

 

Müslümanlar Kur'ân gerçekleri hakkında yeterli bilgiye sahip bulun­duk­ları ve değerlerine bağlı oldukları çağlarda hep yükselmiş, aksine git­tikçe de hep çö­zülmüş ve çökmüşlerdir. Çünkü mü'minlerin hem dün­yada birlik ve beraberlik içinde güçlü ve mutlu yaşayabilmeleri, hem de âhirette ebedî kur­tuluşa ermeleri ancak sağlam bir imânla mümkündür.

 

Hiç kuşku yok ki biz Müslümanlar bu konuda ayrıca insanlık dünya­sına karşı da sorumluyuz. Gerçeklere en doğru şekilde inanmayı bütün in­sanlara an­latmakla, Kur'ân'ın mesajını, dünyanın en uzak köşelerine ka­dar ulaştır­makla mükellef bir ümmetiz.

 

Yayınevimiz bu önemli görevin idraki içinde şimdiye kadar verdiği hiz­met­lerin bir yenisini elinizdeki bu eserle sunmaktadır. Ferit Aydın ta­ra­fın­dan hazır­lanan bu kitabın okuyucuya faydalı olmasını umuyoruz.

 

KAHRAMAN YAYINLARI

12 Temmuz 1995- İstanbul

 

 

 

 

 

ÖNSÖZ

 

Aklın en büyük görevi, kendisini yaratan Allah'a inanmaktır. Çünkü ALLAH (cc) EN BÜYÜK GERÇEK'tir. Bütün peygamberler tarih boyunca aklı bu göreve ça­ğırmışlardır. Bu görevin Kur'ân'daki adı ise «İmân» dır.

 

İmân, birbirini tamamlayan temel prensiplerin, oluşturduğu bir inanç siste­midir. Bu sistem bir bütündür. Bilim dilinde inancın bir başka adı da «akîde» dir; Çoğulu «Akâid» dir.

 

İslâm Tarihi'nde ilmin, zihinden yazıya dökülmeye başlandığı gün­ler­den zamanımıza kadar çeşitli konularda olduğu gibi akâid konusunda da değerli eserler verilmiştir. Bu kaynaklar, her çağda Müslümanlara ışık tut­muş, Kur'ân ve Sünnet'in çizgisinde inançlarını korumalarına yar­dım et­miştir. Bu çalışma­lardaki sürekliliğin temelinde iki amaç bulun­duğunu söylemek mümkündür.

 

Bunlardan biri, zaman zaman Müslüman olan millet ve toplulukla­rın İslâm'a en doğru şekilde bağlanmalarını sağlamak, diğeri ise, devirler boyu dış kültürlerin etkisi altında yozlaşmaya yüz tutan anlayış, düşünce ve de­ğer yargıla­rını ıslah etmek, bu suretle toplumun İslâm'dan kopma­sını ön­lemek­tir. Bu ça­lışmamızın da temelinde aynı niyetin bulundu­ğunu vur­gu­lamak is­teriz. Çünkü son zamanlarda  bazı odaklar, zihin bu­landırıcı ve sap­tırıcı bir­takım felsefi ve ideolojik düşünceler ortaya atarak Müslüman­ların vicdanları üzerinde yönlen­dirici etkiler bırakmak iste­mişlerdir. Bu çevrele­rin ısrarlı, sinsi ve yıkıcı gayretle­rine karşı Müslümanları uyarmak ve ay­dınlatmak, ilme hizmet edenlerin kaçı­nılmaz görevidir. İşte bu noktadan hareketle ka­leme alınmış olan bu kitabın özel­likle en büyük amacı, İslâm'ın ve Kur'ân'ın bir bütün olduğunu zihin­lere kazımak ve bir insa­nın, eğer gerçek­ten bu bütünlüğe inanıyorsa an­cak mü'min sayılabileceğini, aksi halde İslâm'la hiçbir ilişkisinin bulu­namayacağını kanıt­lamaktır.

 

Kitabın ikinci amacı da bir insanın aynı zamanda (birbiriyle çelişen ve bir­birini yalanlayan) iki farklı inancı kabul edemeyeceğini, bunu ya­pan­ların ise esa­sen bilinçsiz değil, bilakis sinsi ve maksatlı olduklarını su yü­züne çı­karmaktır. Belirtmek gerekir ki nifakın yeni bir türü olan bu eğilim son za­manlarda yaygın­lık kazanmış ve imân konularında yeterli bilgiye sahip ol­mayanları tehlikeli ya­nılgılara düşürmüştür. Bu nokta göz önünde bulun­du­rularak imânî ve felsefî kavramlar analitik açıklama­larla sunul­muş, böy­lece İslâm İnanç Sistemi'ne hiçbir hilenin asla karış­tırılamayacağı bir kez daha ortaya konmuştur. Dolayısıyla yüzyıllar önce Müslümanların yaşama­dığı çağdaş vicdânî sorunlara, tabiatıyla yer ver­memiş bulunan eski akâid kitapla­rının bu konudaki boşluğunu doldur­mak kitabın temel ama­cıdır.

 

 

Ayrıca, Lâikçilik, solculuk ve hümanizm gibi çağımızın materyalist sapkın akımları karşısında toplumun yaşadığı değişimler ve evrensel değerlerin uğradığı yıkımlar göz önünde bulundurularak kitapta, din sosyolojisine de yer verilmiş, önemli ilgiler ve çağrışımlarla doyurucu açıklamalar yapılmıştır.

 

Metod olarak üç bağlamdan oluşan kitabın her bölümü, temel konu­dan ay­rıntılara doğru açılan bir yelpaze şeklinde sunulmuş, böylece oku­yu­cu­nun, ara­dığını rahatça bulabileceği bir yöntem izlemiştir.

 

Bu ana bölümlerin birincisinde din ve imân kavramları ile imânsız­lı­ğın çe­şitli şekilleri olan küfür, şirk, nifak, zındıklık ve irtidad kavram­ları ele alınmış, bu terimlerin içerdiği çok yönlü anlamlar derinlemesine iş­lenmiştir. Özellikle Darwinizm, Pozitivizm ve Marksizm gibi çağdaş felsefî ve ideolojik düşünce akımlarının neden olduğu sapmalara yer ve­rilerek Müslümanların tereddüt içinde oldukları birçok yanıltıcı noktalar açıklığa kavuşturulmuştur.

 

İkinci Bölümde kısaca «Amentü» olarak bilinen imânın altı ilkesi iş­lenmiş, gerçek tevhidin ne olduğu geniş açıklamalarla sunulmuştur.

 

Üçüncü Bölümde ise insan psikolojisini yönlendirmede etkili olan büyü, kehânet ve meditasyon gibi konularla ruh, cin ve şeytan gibi aklın izah edeme­diği metafizik gerçekler üzerinde bilgi verilmeye çalışılmış, bu konula­rın imânla olan ilişkilerine açıklık getirilmiştir.

 

Bu çalışmanın herkese yararlı olmasını diliyoruz. Özellikle İslâm'ı (kısmen de olsa) inkâr edici bir düşünce ya da ideolojiye bağlanan, bununla birlikte Müslüman oldu­ğunu sanan, ancak böyle bir inanış ve kanaat biçi­miyle mü'min sa­yıldığını hiçbir zaman kanıtlayamayacak olan insanlar için bu kitabın iyi bir klavuzluk edece­ğine inanıyor, vicdanlarda batıl inanışların değil, ger­çeklerin yer alması için Allah'a dua ediyoruz.

 

 

FERİT AYDIN [1]

 

 

 

BÖLÜM-I

 

İSLÂM İNANCINDA TEMEL KAVRAMLAR

 

İslâm'da inancın kaynağı «vahiy»[2] dir, özü ise «Tevhid»[3] dir; Temel pren­sipleri ve ayrıntılarının tamamıyla birlikte bir bütün oluşturur.

 

Genel çizgileriyle, İslâm inancının tanımlanması, Kur'ân-ı Kerîm'in koy­duğu ölçülerle sınırlıdır. Bu tanımlama ise en özet biçimde «Kelime-i Tevhid» [4] olarak bilinen cümlede ifadesini bulmaktadır.

 

Tevhid'e, (Yani Allah Teâla'nın varlığı ve birliği inancına) bağlı ola­rak İslâm'da üç temel kavram vardır. Bunlar: İmân, amel ve ahlâktır. Bu te­rimler «Din»'in kapsamı içinde birbirini tamamlayan üç önemli kuru­mun adıdır.

 

İslâm inanç sisteminin temel ilkeleri, «İmân»' ın konusudur ve (ileride ince­leneceği üzere) altı tanedir. Bütünlük, evrensellik ve doğallık gibi ana özellikler içinde insanın aklına ve vicdanına hitap eden bu temel ilkeleri şu şekilde özet­lemek mümkündür:

 

1-Hak ve gerçek olduğuna inanılması gereken kutsal değerlerin tümü bir bü­tündür.

 

2-Bu değerlerin hepsi birden bir bütün olarak evrenseldir.

 

3-Sağduyuya uygundur, insan vicdanını tatmin eder.

 

Esasen İslâm'ı bu kurumlarıyla öğrenmek ve yaşamak çok basittir. Ancak bu konudaki bilgileri en ince ayrıntılarıyla, hikmetleriyle ve kanıt­la­rıyla kavraya­bilmek, onları sistematik bir plan çerçevesinde incele­mekle mümkündür. Özellikle imânın karşıtı olan «Küfür», «Şirk», «Nifak», «Zendeka», ve «İrtidad» kavramlarını da çok iyi bilmek gerekir. Çünkü bunlar birer imânsızlık durumu­dur. Bu nedenle «İslâm inanç sis­temi»'nin konusunu oluşturan bütün bilgiler arasında temel kavramlar ve onların karşıtları büyük önem taşır. 

 

 

DİN KAVRAMI VE ÇOK YÖNLÜ AÇIKLAMASI

(Rûhânî ve seküler yaşam)

 

Kur'ânî bir kavram olarak «din» teriminin verdiği orijinal anlam, fel­sefî yorumlarla veya avamın yoz anlayışıyla bu sözcüğe yüklenen ya­pay an­lamdan çok farklıdır. Dolayısıyla Müslüman kişi dikkatini bu nokta üze­rinde yoğunlaştırmak zorundadır.

 

«Din» sözcüğü, Kur'ân-ı Kerîm'in birçok yerinde anlam bakımın­dan son derece ince farklarla geçmektedir.

 

Örneğin bir yerde: «Kargaşa yok olup, ortada din olarak yalnızca Allah'ın dini kalıncaya kadar onlara karşı savaşın. » [5] denilmekte; Bir di­ğer yerde: «Zina eden kadının ve erkeğin her birine yüz değnek vu­run; eğer Allah'a ve âhiret gününe inanıyorsanız Allah'ın dinini uygu­lamada sizi, onlara karşı acıma duygusu tutmasın. » [6] diye geçmekte; Peygamber Hz. Yusuf (as)'la ilgili olarak bir başka yerde ise: « İşte Yusuf'a böyle bir çö­züm il­ham ettik, yoksa kralın dinine göre kardeşini alıko­yamazdı. » [7]diye ifade edilmektedir.

 

Dikkat edilecek olursa bu üç âyette de «din» sözcüğü -mutlak ola­rak-açıkça: düzen, rejim, yasalar manzumesi ya da yönetim biçimi an­lamla­rını vermektedir. Elbette ki bunun yanında- terimsel olarak- Allah Teâlâ'nın, imân ve amel kapsamında insanlara yönelttiği yasala­rın ta­mamına da de­nir.

 

Oysa yaşanmakta olan kavram kargaşası içinde bu terimin anlamı sap­tı­rılmıştır. Arapça olan «din» sözcüğü, Avrupa dillerinde kullanı­lan «Religion» sözcüğünün, büyük olasılıkla bir tercümesi olarak dü­şünül­müş­tür. Halbuki bu yanlıştır. Çünkü «religion» sözcüğü ile anla­tılmak is­tenen şey, Hırıstiyanlığın öngördüğü din biçimidir. Hıristiyanlığın din an­layışı ise tamamen rûhânîdir. [8] Halbuki rûhânî ya­şam, İslâm'daki dinin, son derece geniş alanı içinde çok küçük bir yer iş­gal eder. İslâm'daki din kavramının kapsamı ise o kadar geniştir ki Müslüman kişinin yaşadığı hiçbir olay din çemberinin dışında cereyan edemez. Dolayısıyla rûhânî ya­şam, seküler [9] ya­şamla birlikte dinin bü­tünlüğü içinde birbirlerini ta­mam­larlar.

 

İslâm'da din kavramının ne kadar geniş bir kapsama sahip oldu­ğunu an­layabilmek için mükellef bir insanın-ne durumda olursa olsun - tüm eylem, tutum ve davranışlarını belli kayıtlarla hükme bağlayan İslâm'ın temel ku­rallarını incelemek yeterlidir. Çünkü insan ne yapı­yor olursa ol­sun İslâm, onun işlediği her eylemi, takındığı her tavrı, sergilediği her tu­tumu, belli bir isim altında hükme bağlamıştır. Bu hükümlere fıkıh di­linde «Ef'âl-i mükellefîn»[10] denir. Bunlar dokuz­dur ve fıkıh literatü­ründe şu adlar al­tında sıralanır:

 

Farz, vâcip, sünnet, müstehab, mübah, haram, mekruh, sahih, batıl.

 

Onun için, bir Müslüman ister ibadet gibi rûhânî bir eylem ve du­rum içinde bulunuyor olsun; ister yemek, içmek, alıp satmak, ev­lenmek, oy vermek, bilimsel bir çalışma yapmak, okumak, yürümek ve dinlen­mek gibi -sayılamayacak kadar çok-ve tamamen seküler, meşru ya da gay­ri­meşru ya­şamdan herhangi bir fiil ve hareket içinde bulunu­yor olsun; ya da yasaklar­dan birini işlemekte olsun; onun bu eylemle­rinden her biri yukarıda sayı­lan dokuz hükümden mutlaka birinin ko­nusu olur. Dolayısıyla Müslüman kişinin işlediği her fiil dinin kap­samı içindedir.

 

Aslında «din» kavramı bundan da öte en geniş anlamda, bütün kâ­inâtı kuşatan bir kapsam ifade eder. Din en öz tanımla: Allah'ın bütün varlıkları yaratıp yönettiği âlemşümûl sistemin adıdır. Bu sistem Kur'ân-ı Kerîm'in «Sünnetullâh» diye adlandırdığı [11] evrensel yasa­larla işler. Materyalistlerce «Doğa kanunları» denilen bu yasalardan başka Allah Teâlâ'nın, yeryüzünde uygulanmak üzere peygamberlere indirdiği vahiy­ler de vardır ki bunlara da «teşrii yasalar» denir. Örneğin Tevrat, İncil ve Kur'ân-ı Kerîm, insanların ya­şam ve yönetim biçimini belirlemek ve dü­zenlemek üzere Allah (cc) tara­fından indirilmiş teşrii yasalardır. Bu yasa­lar - genelde - sanıldığı gibi insan­ların sırf rûhânî ya­şamını değil, bilakis dünyevi hayat tarzlarını da belli bir disipline bağlayan maddeler içerirler. Peygamberlere indirilen vahiyler, Allah'ın kelâm sıfatına bağlı «tenzilî» anayasalardır; Doğa kanunları ise O'nun irâde sıfatına bağlı «Tekvînî» bir anayasadır. Tenzîlî şerîatlerin her biri, indiği zamanın şartlarına göre in­san­ların hayatını belli bir düzene otur­turlar. Bunların içinde en kap­samlı ve en kalıcı olanı Kur'ân-ı Kerîm'dir. Vahiylerden farklı olan tekv­înî anayasa (yani doğa kanunları) ise Allah'ın irâdesine bağlı olarak otoma­tik şekilde işlerler. Din kav­ramı işte bütün bu yasaları kapsamaktadır.

 

Ne varki zaman içinde temel değerlerin yozlaşması ve geleneksel­li­ğin düşünce yapısına egemen olması, «din» kavramına da tek yanlı bir anlam yüklenmesine neden olmuştur. Bu yüzden, ilk İslâm akademis­yenleri ta­ra­fından kâleme alınmış olan eserler çağdaş düşünce akımları karşısında kendini kanıtlayabilecek güçlü anlatım ve yorum üslûpları içinde yeni­den sunulamamış, sonuç olarak «Din» kavramı, Kurân-ı Kerim'deki ev­rensel anlamıyla çağdaş insana yansıyamamıştır. Dinin hemen her zaman namaz, oruç, itikâf, zikir, âyin ve dua anlamlarında al­gılanmasının ne­deni budur.

 

Bunlar bir yana, dinin kesin şekilde yasaklamış olduğu, hatta din­den çıkma nedeni olarak açıkladığı fal ve büyü gibi şeylere dinî birer değer ola­rak bakanlar bile vardır. Bu nedenle çağdaş toplum, dinin kav­ram olarak ne olup olmadığı hakkında henüz yeteri kadar aydınlanmış değildir. Hatta bir­çok kimse, insanın seküler yaşamının din kapsamı dı­şında ol­duğu ka­na­atine kapılmıştır ki bu kanaat pozitivistlerle Müslümanlar ara­sında tar­tış­malara neden olmuştur. Dine ilişkin bu genel bilgisizlik nede­niyledir ki toplumun büyük bir kesimi, siyasi, sosyal ve ekonomik olayla­rın dindeki yerini ve hükmünü bilmemekte hatta me­rak bile etmemek­tedir. Çünkü halk, dinin bu olaylar hakkında hüküm verebilecek bir güç ve kaynak ol­duğu gerçeğinden hemen hemen ha­bersizdir. Halbuki meşru ve helâl diye bildiğimiz faaliyet ve çalışmala­rımızın tümünde vicdanı­mızı serbest bıra­kan şey dindir; Ruh derinli­ğimizdeki bu özgürlük duy­gumuzun kaynağı dindir. Keza haram, ya­sak ve gayrimeşru olarak vicda­nımızda mahkum et­tiğimiz eylemler­den, faaliyetlerden, söz ve davranış­lardan uzak dur­maya bizi zorlayan yine dindir.

 

Bu otorite, yalnız vicdan­larımıza değil, aynı zamanda kül­türümüze ve sosyal hayatımızın büyük bir kısmına da egemendir. Nitekim güvenlik ve yargı organlarının ula­şamadığı ve beşeri yasaların güç yetiremediği tenha­larda bile insanları frenleyerek yıkıcı ey­lem ve faaliyetlerin bu suretle yay­gınlaşmasını engel­leyen gizli kudret di­nin vicdanlardaki müeyyidesidir. Kanunların tanı­dığı serbestliğe rağmen alkollü içki kullanmaktan, domuz eti yemekten, faizle muamelede bu­lunmaktan, zina fiilinden ve daha nice haramlardan sakınan milyon­larca insanın bu hayat disiplinini -kuşkusuz- seküler yasa­lar değil, bila­kis din sağlamaktadır. Çünkü dinin, insan vicda­nında saygı­değer bir yeri ve top­luluklar üzerinde derin etkisi vardır. Aynı insanların din ya­saları ile be­şerî yasalar karşısındaki tutumları karşılaştırılacak olursa din lehinde çok bü­yük farkların saptanacağı kesindir. Öyleki beşerî yasa­ları, buldukları her fırsatta çiğneyen birçok insanın en mahrem yerlerde bile din yasalarına karşı son derece saygılı davrandığı bir gerçektir. 

 

Şu noktaya dikkat etmelidir ki gerek zina, içki, faiz ve domuz eti gibi di­nin yasakladığı şeylerle haşır neşir olmak, gerekse yaşam gerçek­lerinin çoğu, aslında rûhânî durumlar değil, tam aksine dünyevi faali­yet alanları içine gi­ren konulardır. Dolayısıyla pozitivistlerin sandığı gibi din deni­lince akla yalnızca ibadet ya da mistik yaşam geldiği yolun­daki kanaat sa­dece yanlış değil, aynı zamanda cahilce bir yaklaşımdır. Belki de tutuculu­ğun ve kuru bir inadın sonucudur. Nitekim bu ne­denledir ki harcanan çabalara rağmen devlet işleri bir türlü dinden so­yutlanamamıştır. Çünkü buna hiçbir zaman imkân yoktur.

 

Örneğin laikler de karşıtları tarafından öldürülen adamlarına «şehit» demektedirler. Halbuki şehitlik, düşman tarafından savaşta öl­dürülen yal­nızca Müslüman kişiye Kur'ân-ı Kerîm tarafından verilmiş bir sıfat ve mer­tebedîr.[12] Bu da demektir ki şehitlik sıfatı, islâmî ve Kurânî bir an­lam ta­şır. Sonuç itibariyle dinî bir kavramdır. Şehitliğin, rûhânî bir olay mı, yoksa se­küler bir olay mı olduğu konusuna gelince bu noktaya her iki cepheden de bakılabileceği gâyet açıktır. Çünkü şehid olmuş bir Müslüman, her şey­den önce bir ibadet olan cihad hizmetini üstlenirken haya­tını feda etmiştir ki şehitlik bu yönüyle rûhânî bir mahiyet taşır. Ancak şehit­liğin -dolaylı ola­rak- dünyevî bir yönü de vardır ki o da şehit olmuş kim­senin uğradığı böyle bir son nedeniyle geride bırakmış olabileceği çe­şitli hayat meselelerinin gö­rüşülmesi ve çözüme kavuşturulması olayı­dır. Bu örnekte görüldüğü üzere bazı ha­diseler aynı zamanda hem rû­hânî, hem de seküler bir anlam taşı­makta, ancak yine de dinin konusu olmaktan asla çıkmamaktadır.

 

Birkaç örnek daha vermek gerekirse, namaz kılmak üzere evinden ca­miye giden, ya da helâl rızık kazanmak ve meşru yoldan geçinmek üzere evinden işine giden Müslümanın, bu yollardaki yürüyüşünü, o sı­rada yaşa­yabileceği olayları, hiç din dışı sayabilir miyiz? Halbuki mut­lak yürümek tamamen dünyevi bir olaydır. Ancak bu iki örnekten bi­rincisin­deki yürüme olayı, farzın edasına vesile olması bakımından farz, ya da cemaatle namaz kılma amacına bağlı olarak en azından sün­nettir. İkincisi ise kişinin çalışma durumuna bağlı olarak «ef'âl-i mü­kellefîn»'den mut­laka birine dahildir. Keza herhangi bir suçu işlemek üzere davranan insa­nın, suç fiilini gerçek­leştirinceye kadar onun bu amaçla attığı her adım, söylediği her söz, düzen­lediği her plan ve so­nuçta işlediği suç karşısında dinin hiç mi bir hükmü olmayacaktır !

 

Özet olarak diyebiliriz ki değil yalnızca ibadetler ve ibadet hük­münde olan fiiller, yiyip içmek, alıp satmak, çalışmak, okumak, din­lenmek, cin­sel ilişkide bulunmak, hatta herhangi bir suçu işlemek bile dinin konu­sudur. Çünkü örneğin, hırsıza hırsız sıfatını veren ve ona bu suçtan do­layı bir ceza öngören din gerçeği varken ne rasyonalizm, ne pozitivizm, ne de bu felsefe­ler üzerinde temellendirilmiş olan seküler yasalar, rejimler ve yönetim bi­çimleri vardı.

 

Dinin insan yaşamını böylesine her cepheden kuşatıp sarmış bulunması, esasen onun, ilâhî bir düzen olmasından ileri gelmektedir. Yani (din-Allah iliş­kisi) bu olguyu zorunlu hale getirmektedir. Öyle ise Allah (cc), madem ki her şe­yin yara­tıcısı, terbi­ye­cisi ve düzenleyicisidir, O'nun eşya ve olaylar için koymuş bu­lunduğu yasaların da elbetteki kapsamı ona göre geniş, bü­yük ve engin olma­lıdır.

 

***

 

Din kavramının gerçek olmayan yorumlarla zihinlere yerleşme­sinde çeşitli faktörler vardır. Bunlardan özellikle iki tanesi çok önemli­dir.

 

Birincisi: İslâm öncesi eski inanış tarzlarının çeşitli yorumlar içinde İslâm'a mal edilerek yaşanması ve yaşatılmasıdır. Bu inanışlar zamanla kurumlaşmış ve geniş bir tabana yayılmıştır. İslâm'daki din anlayışının yozlaşma­sında bun­la­rın etkisi büyüktür. Daha çok mistik akımların ayin ve me­rasimleri şek­linde ortaya çıkan bu yorumların, din kavramını Kur'ân'ın ruhundan ta­ma­men kopardığı söylenebilir.

 

İkincisi ise: 1789 da patlak veren Fransız ihtilalinden sonra Hıristiyan­lı­ğın muhitlerimize kadar yaydığı dünya görüşü ve hayata bakış açı­sıdır.

 

Bu her iki faktör de âdetâ birbirini destekleyerek yepyeni bir kutsal­lık anlayışının doğmasına neden olmuştur. Bu anlayışa göre yalnız kutsal olan şeyler dinseldir; kutsal olmayan şeyler ise sırf dünyevîdir­ler. Ancak bu anla­yış, getirdiği çelişkilerle -özellikle çağımızda-düşünce ve siyaset alanında büyük sorunlara, kavram kargaşasına ve bitmek tü­kenmek bil­meyen ateşli tartışmalara yol açmıştır.

 

 

 

Din, İmân, İslâm, Amel Ve Ahlâk Kavramları Arasındaki İlişki

 

Din, imân, İslâm, amel ve ahlâk kavramları arasındaki ilişkinin, -genellik-özel­lik bakımından- açıklamasına gelince hiç kuşku yok ki din terimi, taşıdığı kuşatıcı anlam itibariyle, imân, İslâm, amel ve ahlâk kurumlarının hep­sini birden kapsar. İmân, İslâm, amel ve ahlâk, dinin sırf insanla ilgili cephesini oluştururlar. Onun için bu önemli dört kavram, din sosyolojisinin temel taşları sayılırlar. Hindistan'ın içlerinden, Pasifik kıyılarına kadar uzanan geniş bir coğrafyada, yaşamı büyük ölçüde etkileyen ve yönlendiren bu dört kavram üzerinde bir nebze durmak yararlıdır. İmân konusu üzerinde, ayrıca ilerde ayrıntılı olarak durulacaktır.  

 

İmân

 

İmân, çok yüklü, çok anlamlı ve çok yönlü, Arapça bir sözcüktür. «Emn» kökünden türemiştir. Kur'ân-ı Kerîm'de, Hadislerde ve İslâm literatüründe çok geçer. İslâm'da imân, Hz. Peygamber (s) tarafından en mükemmel bir ifade ile tanımlanmıştır. Buhârî'nin naklettiği bir hadiste -bir soruya cevap olarak- imânı şöyle tarif eder: «İmân; Allah'a, meleklerine, kitaplarına, O'nunla karşılaşacağına (yani mutlak surette bir gün O'na hesap vereceğine), bütün elçilerine ve öldükten sonra dirileceğine inanmandır.»[13]

 

Mükellef insanın, yalnızca vicdânında ve örtülü düşüncesinde Allah'a (ve Kur'ân gerçeklerine) ilişkin kabul, red veya tereddütleri, akâid boyutla­rında imânın konusudur. İmân, çok gizli olmakla birlikte, kişi, zaman zaman ortaya koyduğu ciddi tavır ve tutumlarıyla vicdanını deşifre edebilir. İmânla amel arasındaki ilişki bu gibi durumlarda net olarak ortaya çıkar.

 

Örneğin, «Millî Türk Dini»ne yürekten imân etmemekle birlikte -sırf birtakım amaçlarını gerçekleştirmek için- Türkiye'de bu dine göre ibadet eden bazı siyaset adamları, -kaçamaklarla da olsa- bazen namaz ve oruç gibi İslâm'a ait ibadetleri de yaptıkları için, sırlarını ortaya atmış olurlar. Dolayısıyladır ki Millî Türk Dini Polit Bürosu, onlara güvenmez ve statüleri ne olursa olsun onları mercek altında bulundurur. Bu adamlar aynı zamanda mü'minlerin nazarında da şâibe altında bulunurlar. Çünkü iki dinli yaşamak, her bakımdan mümkün değildir.

 

Türkiye'de siyasal ve sosyal yaşamı oldukça etkileyen bu çelişki, hem İslâm'daki imân kurumunu aşındırmak, dolayısıyla da ahlâkı dejenere etmek bakımından, hem de Millî Türk Dini bağlılarını İslâm'a karşı kışkırtmak bakımından olumsuz sonuçlar doğurmaktadır.

 

 

İslâm

 

Sözlükte; boyun eğme, teslimiyet, bağlılık ve itaat anlamlarına gelen İslâm, terim olarak: -Hz. Muhammed'in vahy yoluyla Allah'dan aldığı Kur'ân-ı Kerim'de belirlenen- inanış, yaşam ve yönetim biçiminin adıdır. İslâm'ın bilimsel ve gerçek tanımı işte budur.

 

İslâm'ın bir yaşam ve yönetim biçimi olarak uygulamaya konabilmesi için Kur'ân'a bir bütün olarak imân etmek şarttır. Çünkü İslâm'ın temeli imândır. Ancak, öteden beri kısa bir tanımın dar çerçevesine sığdırlan klasik anlamdaki imân, İslâm'ı yansıtamamaktadır. Dolayısıyla birçok insanın, imân-İslâm ilişkisi hakkındaki bilgileri yetersiz kalmaktadır. İmânla İslâm arasındaki bağın önemli ayrıntılarını bilmeyen yüzmilyonlarca insan, günümüzde bağlısı bulundukları dinin -sırf bilgisizlik yüzünden- aleyhinde faaliyet göstermektedirler, onu adeta yıkmaya çalışmaktadırlar. Bu insanlar arasında sözde yüksek öğrenim görmüş siyaset adamlarının, tanınmış işadamlarının ve üst düzey bürokratların bulunuyor olması ise düşündürücüdür.

 

Ayrıca «İslâm», «İslâmiyet» ve «Müslümanlık» kelimeleri Türkiye'de halk arasında çok yanlış anlamlarda kullanıldıkları için, imân-İslâm ilişkisinin bu coğrafyada yaşayan insanlara anlatılması oldukça zordur.[14] Bu sorun, tarihi sebeplerden kaynaklanmaktadır. Büyük ihtimalle Türkler ve onların yönettiği bazı kitleler, yaklaşık bin yıl önce, İslâm'a muhatap oldukları zaman bu evrensel düzeni tam anlamıyla algılayabilecek bir kültür birikimine sahip değillerdi. İslâm'ın mesajını onlara iletenlerin ehil olup olmadığı da belli değildir. Üstelik Türkçe'nin o gün için bu konudaki mesajları taşıyabildiği ihtimali de son derece zayıftır. Dolayısıyla ne bir alfabeye, ne de yazılı bir kültür birikimine sahip bulunan göçebe ve asker Türklerin, -bir bilim ve yaşam dini olan- Kur'ân'daki İslâm'la tanışmış olabildiklerini kanıtlayacak hemen hiçbir belge mevcut değildir. Bu da onların zaman içinde «Müslümanlık» adı altında, şamanlık temeline dayalı ve İslâm'dan esintiler taşıyan yapay bir din örmelerine neden oldu. Bugün Türkiye'de yaşanan din, işte budur. Onun için «Müslümanlık» dini,[15] İslâm'la ve Kur'ânla çatışma halindedir. Türkiyede'ki din anarşisinin kaynağı da budur. Çünkü Müslümanlık ile Kur'ân'ın bütünlüğüne imân arasında hemen hemen hiçbir bağ yoktur. Bunun tam tersine, İslâm ile Kur'ân'ın bütünlüğüne imân arasında çok güçlü bir bağ vardır.

 

Din sosyolojisi açısından bu durum, çok önemlidir. Çünkü imân, eğer İslâm'ın ve Kur'ân'ın bütünlüğü temeline dayanmıyorsa İslâm'ı Kur'ân'ın ölçüleri ile yaşamak ve yaşatmak mümkün olamaz.     

 

Amel

 

Amel ve ahlâk, mükellef insanın eyleme dönüştürdüğü her türlü düşüncesi, tutumu ve davranışlarıdır. Bunlar, akâid kuralları göz önünde bulundurularak hükme bağlansalar da İslâm Fıkhı'nın konusudurlar. 

 

 Dolayısıyla imân, İslâm, amel ve ahlâk, dinin ayrı ayrı birer alt küme­sini oluştururlar ve dinin bütünlüğü içinde incelenirler. [16]

 

Şu varki «din» terimi, bu kapsamlı bütünlüğün sadece adıdır. Dinin esas altyapısını imân oluşturur. Çünkü imân, kişinin vicdanında yerle­şirse an­cak din onun için söz konusu olabilir. Aksine insanın içinde imân oluşmadan onun dine bağlanması, dinin emir ve yasaklarına uyması dü­şünüle­mez. Meğerki özel bir amaç uğruna dış görünüşü ile bu şekilde davranıyor olsun. Bu gibi kimselere ise İslâm, «münafık» damgasını vurmuştur.[17]

 

Amel de dinin, mükellef insana yönelttiği emir ve yasaklara eylemsel bi­çimde uymak, emirleri hem kişisel olarak uygulamak, hem de top­lum ça­pında hayata geçirilmesi için diğer Müslümanlarla işbirliği et­mek ve Kur'ân'ın evrensel mesajını tüm insanlığa ulaştırmada katkıda bulun­mak­tır. Amel kısaca dinin, «teşrîi yasalar»'ına kişinin fiilen uymasıdır.

 

Örneğin «riba» yani faiz,[18] ile muamele etmenin «haram»[19] ol­du­ğuna inanmak imânî bir konudur. Bu tür bir işlemden eylemsel ola­rak sa­kın­mak ise amelî bir konudur. Keza namazın farz olduğuna inan­mak, imân­dandır.[20] Namazı fiilen kılmak ise ameldendir. Şu halde amel, kı­saca: Emir ve ya­saklara fiilen uymaktır. İşte imânla amel ara­sındaki bağıntı bu­dur. Yukarıda da kısaca işaret edildiği gibi imân akâid ilminin, amel ise fıkıh ilminin konusudur.

 

İmân-amel ilişkisi üzerinde biraz durmakta yarar vardır. İnanmakla yapmak, hiç kuşkusuz birbiriyle sıkı ilişkili iki şeydir. Mantıksal açıdan ol­duğu kadar imân açısından da bu ilişki çok önemli­dir. O kadar ki bu ilişkiyi belirleyen Kur'ân'ın, kesin hükümlerini inkâr etmeden onları yalnızca çiğ­nemekle Müslüman kişi İslâm'dan kopmazken, Çiğnemese bile bu hüküm­leri inkâr etmesi halinde kâfir olur. İslâm'da ister olumlu, ister olumsuz yönde olsun, inanmak ve yapmak geçerli, inanmadan yap­mak ise geçersiz­dir. Buna göre:

 

a) Kur'ân'ın kesin emir ve yasaklarına inanan ve bunlara uyan insan, «Adl»  (yani dürüstlük) niteliğini kazanmış olan mü'mindir.

 

b) Kur'ân'ın kesin emir ve yasaklarına inanan, ancak bunlardan en az birini çiğneyen insan, «Fâsık» (Suçlu ya da ahlâk­sız) mü'mindir.

 

c) Kur'ân'ın kesin emir ve yasaklarına inanmayan ve tabiatıyla bu emir ve yasaklara uyup uymamasının da artık hiçbir anlamı olmayan insan, ileride ayrıntılı olarak açıklanacağı üzere «kâ­fir», «müşrik» ya da «mürted»dir.

 

d) Kur'ân'ın kesin emir ve yasaklarını (Kur'ân'ın açıkladığı gibi de­ğil) bilakis istediği şekilde yorumlayarak inanan ve bu şekilde uygulayan insan «Zındık»'dır. İslâm'ı bilinçli olarak yozlaştırmaya çalışan çevreler bu kelimeyi zihinlerden silmeyi başarabilmişlerdir. Onların işini -bilerek veya bilmeyerek- kolaylaştıran bazı din adamları da bunun yerine daha çok «bid'atçi» sözcüğünü kullanmaktadırlar!

 

e) Kur'ân'ın kesin emir ve yasaklarına inanmadan, bunlara mak­satlı olarak uyan insan ise «münafık»'tır.

 

İşte bütün bu durumlar, imân-amel ilişkisinin sonuçlarıdır.

 

Ayrıca kişi, inanmadığı şeyleri çeşitli sebeplerle yapmak duru­munda bu­lunabilir. Bunlardan bazıları mecburiyetten doğarken, bazıları da spekülatif amaçlarla yapılır. Nitekim, Kur'ân gerçek­lerine inanma­dıkları halde herhangi bir çıkar uğruna Müslüman gö­züken münafıklar, günümüzde sayı olarak hiç de az değildirler!. Türkiye'de özellikle seçim mevsimlerinde, lâikçi-mitüdist siyasi parti yöneticilerinin kalabalıklar karşısında Kur'ân-ı Kerim'i öpüp başlarının üzerine koymaları bunun en çarpıcı örneklerindendir.

 

Amelin geçerliliği, ancak tereddütsüz ve samimi bir imânın varlığına bağlı oldu­ğundan, bu gibi insan­ların bir mü'min sıfatıyla emir ve yasaklara uyma­ları, onların lehinde bir sonuç doğurmaz. Buna karşın bazı insanların, baskı kullanı­larak inançla­rından vazgeçirildikleri, ya da bazı şeylere inanmaya zorlan­dıkları bir ger­çektir. Bu durumda kalmış bir in­sanın, davranışlarının ger­çeğe uymayacağı açıktır. Dolayısıyla İslâm, iş­kence altında inancından vazgeçtiğini söyleyen Müslümanı -niyetini bozmadıkça- sorumlu tutmaz.[21]

 

Müslüman kişi, imân-amel ilişkisi açısından İslâm'ın koyduğu il­ke­leri çok iyi bilmelidir. Zira bu ilişkilerden sebep bazı hükümler anında de­ğişe­bilmektedir. İşte bu hükümlerin değişmesiyle birlikte Müslüman kişi, tu­tum ve ilişkilerini yeniden gözden geçirmek zo­runda kalabilir.

 

Ahlâk

 

Ahlâkî değerlere gelince, bunlar da imânın meyveleridir. İslâm'da, ahlâkın da kaynağı vahiydir. Dolayısıyla başka milletlerin kültür değer­leri ya da dinleri ölçü alınarak ahlâk kuralları konamaz. Şu varki İslâm'ın ru­huyla örtüşen yabancılara ait ahlâk ve görgü kuralları da reddedilmez ve esas itibariyle bu kuralların da ilhamını İslâm'dan aldığı olasılığı bü­yüktür. Örneğin «Musafaha», yani tokalaşmak, bir sevgi ve saygı alışveri­şinin sem­bolü olarak İslâm'ın malıdır. Çünkü tokalaşmak peygamberle­rin sünneti­dir. Bununla birlikte kâfir milletler de ilişkilerinde bu jest bi­çimine geniş yer vermişlerdir. Yani peygamberlerin bu sün­neti milletlerarası bir içerik kazanarak dünyanın hemen her yerine yayıl­mış ve tutunmuştur. Aynı şe­kilde -Allah'a hamd ettiği taktirde- ak­sıran mü'min kişiye Allah'dan rah­met dilemek de küçük değişikliklerle ya­bancı milletlerce be­nimsenmiştir. Şu varki, Müslümanlar tokalaş­makla, ya da aksırana iyi dileklerde bu­lunmakla bu gelenekleri hayatla­rında yaşatan kâfirlere benze­miş olmazlar; Bilakis Peygamberlerin sün­netlerinden bi­rini uygulamış olurlar.

 

Bütün yapıcı ve güzel davranışlar İslâm'da ahlâk kurumunu oluş­tur­maktadır. Genelde ahlâklı olmak için zorlayıcı bir müeyyide yoktur. Örneğin bir insanın mağrur, kıskanç, kaprisli, geçimsiz, hoşgörüsüz, kirli ve düzensiz olmasını  yasaklayan ya da bunların aksini emreden belli zecrî ka­nunlar yoktur. Bunların yerine çeşitli öğütler vardır. İnsan bu ko­nudaki bil­gileri gerek okul, gerekse aile içi eğitimiyle ve toplum­daki er­demli insanları örnek almakla öğrenir, aynı zamanda genelin otokon­trolü sayesinde bun­ları hayata geçirir. Temiz, disiplinli, dürüst, çalışkan, alçak gönüllü, nazik, saygılı, güler yüzlü, yardımsever, hoşgö­rülü, feda­kar, merhametli, payla­şımcı, sabırlı geçimli ve görgülü olmak ahlâktan­dır. Kişide imân, işte bu er­demlerle ancak olgunlaşır. Yani eğer mü'minin ahlâkı güzelse bu, onun te­miz bir iç dünyaya ve olgun bir imâna sahip bu­lunduğunu ortaya koyar. Bu nedenle dinin bütünlüğü içinde ahlâkın çok önemli bir yeri vardır. Yalnızca emir ve yasaklara uymakla insan, top­lumdaki yapıcı rolünü ideal biçimde yerine getirmiş olamaz. Bununla bir­likte erdemleriyle ve örnek davranışla­rıyla da top­lumun daha mutlu ol­masına katkıda bulunmalıdır. İşte onun, hiçbir zorlama söz konusu ol­madan sergileyeceği yapıcı davranışlara din sos­yolojisinde  ahlâk denil­miştir.

 

DİN OLGUSUYLA İLGİLİ ÇEŞİTLİ KAVRAMLAR

 

Din Ve Şerîat

 

«Şerîat», sözlükte yalın olarak sadece geniş yol anlamına gelen Arapça bir kelimedir. Ancak Araplar günümüzde bu sözcüğün kökün­den türeyen «şâri'» kelimesini yol anlamında kullanmaktadırlar.

 

«Şerîat», esas itibariyle terimsel açıdan nizam, rejim; Devletin siya­sal, sosyal, hukuksal ve ekonomik düzeni anlamına gelen önemli bir ıstılah­tır. İslâm terminolojisinde bu ıstılahla, Allah'ın ve rasûlünün koyduğu yasala­rın tümünden oluşan İslâm'ın hayat düzeni amaçlanır. Yani «Şerîat», Kur'ân-ı Kerîm'in içerdiği İslâm anayasasının genel adı­dır. «Şerîat», başka bir deyimle de dinin fiilen uygulanan kanunlarının tü­müne denir. Örneğin: «İslâm Şerîatı», İslâm hayat düzeni demektir; «Yahudi şerîatı» da, Yahudi dininin kanun ve kuralları demektir.

 

Bununla beraber İslâm literatüründe şerîat denince, genel olarak İslâm dini amaçlanır. Bu nedenle gerek İslâm'da temel hükümler ola­rak bilinen ve yalnız vicdanla söz konusu olan inanç sistemi, gerek kişi­ler ta­rafından yapılan ibadetler, gerekse kişi ve devlet tarafından uygu­lanan «muâmelât»[22] ve ahlâk kurallarının tümü şerîat kapsamına gi­rer.

 

Daha yaygın ve yerleşik olarak «şerîat»'la kısaca anlatılmak istenen şey, İslâm yasalarıdır. Bu yasaların kaynağı ise Kur'ân-ı Kerîm'dir. Dolayısıyla şerîat, imân ilkeleriyle bir bütünlük oluşturur. İşte bu an­la­mıyla şerîat, Müslüman kişiye inandığını yaşama sorumluluğunu yük­lemektedir. Bu nedenledir ki zaman zaman siyasi alandaki ağırlık­larını yi­tirseler bile Müslümanlar Kur'ân-ı Kerîm'den aldıkları ruhla tarihte şerîatı yeniden ihya etmek için diriliş örnekleri göstermişlerdir. Çağdaş Müslümanlar da bütün olumsuzluklara rağmen, «şerîat» kav­ramından Kur'ân-ı Kerîm'e göre ne anlaşılıyorsa onu öylece benimse­mekte ve şerîatı -Allah'ın izniyle- günün birinde yeniden hayata ge­çirme özlemi içinde yaşamaktadırlar. Çünkü bu, her Müslüman için -kıyamet kopuncaya ka­dar- sönmez bir idealdir. Müslümanlardan daha çok ön planda bulunan ve toplumun çoğunluğunu oluşturan Müslümansı dindarlar da (yorumları değişik olsa bile) şerîata karşı saygılı­dırlar. Müslümanlar kadar onlar için de «şerîatın kestiği parmak acı­maz.»

 

Din Ve Kutsallık

 

Esasen gönül dünyasında yaşanan, ya da yaşanması gereken ancak za­man zaman dışa da yansıyabilen ulu değerleri yüceltme duygusunun İslâm'da çok nazik bir yeri vardır.

 

Bu değerleri bilmek, tanımak, onlara karşı yaraşır bir saygı göster­mek ve aralarındaki farkları ayırt edebilmek, bir bilgi, eğitim, görgü ve basiret mese­lesidir. Çünkü bu değerlerden bazısını gereğinden fazla yü­celtmek, (örneğin, Kabe'ye, camiye, Kur'ân-ı Kerîm'e ve Hz. Peygamber'(sav) e ta­pınma dere­cesinde saygı gösterisinde bulunmak) ya da kutsal değerleri ge­rektiği kadar saymamak, onları hafife almak, çiğ­nemek ya da inkâr etmek, Müslüman ki­şiyi dininden bile edebilir. Bu ulu değerleri bir sıralamaya koymak gerekirse onları iki gruba ayırmak doğru olur.

 

Birincisine: Mukaddes (yani kutsal değerler) ,

 

İkincisine ise: Dokunulmaz, saygın ve kanonik değerler diyebiliriz.

 

Bunlardan birincisi, Allah Teâlâ'nın yüce zâtı, sıfatları ve O'nun «mukaddes», ya da farklı bir deyimle «haram» dediği değerlerdir.

 

«Mukaddes» sözcüğü, Kur'ân-ı Kerîm'de: Maide Sûresi'nin 21 inci âyet-i kerîmesinde ve Tâhâ Sûresi'nin 12 inci âyet-i kerîmesinde olmak üzere iki yerde geçmektedir.

 

Birincisinde, Hz. Musa'ya Allah tarafından hitap edilirken, ayakka­bı­la­rını çıkarması emredilmekte, «. . . çünkü kutsal Tuva Vadisi'nde bulu­nu­yorsun !» diye uyarılmaktadır.

 

İkincisinde ise, Kutsal topraklara girmeleri için Hz. Musa'nın, kav­mine verdiği emir nakledilmektedir.

 

Kur'ân-ı Kerîm'de «mukaddes» sözcüğü ile nitelenen sadece bu iki bölge vardır. Ancak bir anlamda kutsal demek olan «haram» kelime­siyle de başta Mekke'deki Kâbe kompleksi (yani Mescid'ül-Haram alanı) olmak üzere birçok şeyler nitelenmiştir. Bununla birlikte Allah Teâlâ'nın açıkça kutsadığı, övdüğü ve önem verdiği her şey kutsaldır. Bunları Kur'ân-ı Kerîm'in içeriğinden anlıyoruz. Elbette ki Kur'ân-ı Kerîm'in gerek ta­mamı, gerekse bir bölümü, camiler, (manastır, kilise ve havra gibi) Kitap ehline ait ibadethaneler,[23] tevhid esasına dayalı ibadetler ve Kur'ân-ı Kerîm'le dek­lare edilmiş bulunan tüm saygın de­ğerler kutsaldır. Bu cüm­leden olarak başta Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) efendimiz ol­mak üzere diğer bütün peygamberlerin kişilikleri de kutsal ve dokunul­mazdır. [24]

 

İkinci grup kutsal değerler ise, yüce İslâm şerîatına göre kesin olarak uyulması gereken yasalar, kurallar, emir ve yasaklardır. Bu yasaların ve ku­ralların ilgili olduğu alanlar ve konular arasında rûhânî ya da dün­yevi ol­mak bakımından hiçbir fark yoktur.

 

Kutsal değerler: Fizik, metafizik; Maddi ve manevi; Rûhânî ve dün­yevî ya da vicdânî ve amelî olmak üzere çeşitli şekillerde karşımıza çıka­bi­lirler. Dolayısıyla, bunların her birine karşı gösterilecek saygı ve jest bi­çimi de de­ğişik olabilir. Ancak herhalde bu saygı ve jest biçimleri Kur'ân-ı Kerîm'in ruhuna uygun olmalıdır.

 

Örneğin, Yüce Allah'ın zât-ı ilâhîyesi ve sıfatları gibi kişinin ancak vic­danında duyumsayabildiği kutsal değerlere karşı gösterilecek yalın saygı, yine sadece vicdanın derinliklerinde yaşanabilen tanıma sığmaz olaydır. Bu olayın dışa yansıyabilecek tek yönü, Kur'ân-ı Kerîm'in ölçü­leri içinde dav­ranış biçimleri göstermektir. Bu da örneğin, Allah'ın yüce ismi anıldığında «celle celâluhu, celle şânuhu. . . » diyerek O'nu kutsal sıfatlarıyla yücelt­mek ve O'na, istediği biçimde kulluk etmekle olur.

 

Kur'ân-ı Kerîm'in nüshaları, Kâbe binası ve camiler gibi fizik bo­yutlara sahip bulunan kutsal değerlere gelince bunlara gösterilecek saygı, bu değer­ler için konmuş olan kurallara uymakla olur.

 

Örneğin Mescid'ül-Haram'a ve camilere tertemiz, abdestli, çekidü­zenle, huşu içinde ve sessiz girilmelidir. Bu mekânlarda ibadet edenle­rin huzuru kaçırılmamalı, onlara karşı alçak gönüllü ve nazik davra­nılmalı­dır. Bu müstesna yerlerde nizamî ibadetler dikkatle yerine geti­rilmelidir. Keza Kur'ân-ı Kerîm nüshaları ya da üzerinde âyet-i kerîme­ler yazılı her türlü ci­sim, yayın ve dokümanlar ancak abdestli olarak el­lenmeli, temiz ve yakışır yerlerde korunmalıdır.

 

Kur'ân-ı Kerîm'in «göbekten yukarı tutulması», Anadolu Müslüman­larının bir geleneğidir. İslâm'da Kur'ân-ı Kerîm'e ancak bu şekilde saygı gös­terilmesi gerektiğine ilişkin herhangi bir kayıt yoktur. Bununla beraber onun, saygıyla, yüksek ve yaraşır bir şekilde tutulması elbetteki gereklidir. Çünkü hiç kuşku yok ki Kur'ân-ı Kerîm'in gerek fizik varlı­ğına, gerekse içerdiği anlam ve hükümlere karşı bilinçli ve kasıtlı olarak saygısızlık eden, âyetlerinin anlamlarını sorgulayan, eleş­tiren, küçümse­yen, red ve inkâr eden, yalanlayan; Ayetlere, içerdikleri kavramlara, an­lamlara ya da Kur'ân'ın üslûbuna herhangi bir dille ha­karette bulunan, yasalarını uygu­lamadan kaldırmaya yeltenen kişi kâfir olur. Bu tutum ve tavır içinde bu­lunan kişi, örgüt ya da siyasi güçlere karşı Müslümanın ve­receği mücadele Kur'ân-ı Kerîm'e gösterilecek en büyük saygıdır.

 

Dokunulmaz, kanonik değerler olan İslâm'ın tüm yasa ve kuralla­rına gösterilecek saygının ölçüsü ise, onlara uymaktır. Bu yasa ve kural­lara, kişi olsun, örgüt olsun ya da siyasi iktidarlar olsun uymayanları uyarmak, saygı­sızlıkta ısrar ederlerse karşılarında durmaktır.

 

Bu değerlere karşı titiz davranmada ölçü, -her zaman- Kur'ân-ı Kerîm'in ilham ettiği biçimlerdir. Çünkü kutsallık kavramı o kadar du­yarlı ve yerine göre o kadar esnek ve karmaşıktır ki tarih boyunca İslâmî değerle­rin yozlaştırılması, çeşitli yabancı inanış ve düşünce kalın­tılarının zaman içinde din adına zihinlere yerleştirilmesi hep bu kut­sallık kavra­mına tutu­nularak yapılagelmiştir.

 

 

Din Ve İlâhiyat

 

«İlâhiyat» sözcüğü her ne kadar Arapça ise de gerek yalın sözlük an­lamı bakımından, gerekse terim ve kavram olarak Yahudi ve Hıristiyan kaynak­larına aittir. Dinî olmaktan çok felsefi bir terimdir. Batı dille­rinde (İng.) «Theology» ve (fr.) «Théologie» diye geçer. Bu dalda kari­yer yapan­lara da ilâhiyatçı (Theologian=Théologien) denir.

 

Judeo-Chretien güçlerin İslâm Dünyası'na kültürel açıdan da ege­men olmalarından sonra Müslüman halkın Hıristiyanlık normlarıyla rûhânî­leş­tirilmesi gayretleri çerçevesinde mahalli terminolojiye mak­satlı olarak yer­leştirilmiş önemli terimlerden biri de «ilâhiyat» sözcü­ğüdür.

 

dolayısıyla bu yabancı terimin İslâm'daki «din» kavramıyla bir iliş­kisi yoktur. İslâm ilim çevrelerinde «İlâhiyat» terimi eskiden «filozoflarca fi­kir olarak ileri sürülen dine dair nazariyeler, düşünce­ler» [25] için kullanı­lırdı.

 

İslâmî ilimlerde eğitim veren yüksek öğretim kurumlarına aslında «İslâmî İlimler Fakültesi» gibi bir ad verilmesi gerekirken Hıristiyan ba­tı­nın içerideki temsilcileri, -Müslümanlara ait olan bu kurumlara- Hıristiyan­lığın bir simgesi olan «ilâhiyat Fakültesi » adını maksatlı olarak yakış­tır­mışlardır. Bu nedenle böyle bir isimlendirme âdetâ camiye ki­lise ya da havra adını takmaya, medreseye de ruhban okulu demeye benzer. Nitekim Müslüman­ların yaşadığı diğer ülkelerde bunun bir örneği yok­tur.

 

İslâm'daki din kavramının orijinal kapsamını çarpıtmak amacıyla yola çıkan sinsi odaklarca kutsal değerleri yozlaştırmada isimlerden baş­lanması bu gayretlerin ne kadar sistematik olarak amaca ulaşmak iste­di­ğini ve ile­riye dönük olarak ne kadar büyük tehlikelerle yüklü oldu­ğunu göstermek­tedir.

 

Özet olarak, Müslüman kişinin çok iyi bilmesi gereken gerçekler­den biri de «lahûtilik» anlamında kullanılan «İlâhiyat» teriminin is­lâmî ilim­lere ad olamayacağıdır.

 

Dindarlık Ve Takvâ

 

«Dindarlık» deyimi, eskiden kullanılan «mütedeyyin» nitelemesi­nin Türkçedeki yeni karşılığıdır. Yaşamında İslâm'ın rûhânî yönüne daha çok yer veren, -başka bir ifadeyle- ibadetlerini ihmal etmeyen kim­selere din­dar gö­züyle bakılmaktadır. Halk arasında belli bir kesim tara­fından bu kimse­lere övgü anlamında «dinine bağlı», «namazlı, ni­yazlı» ve «muhafazakâr» denil­mektedir.

 

Dindarlık kavramının, gerek bu kelimenin kalıbı içinde ortaya koy­duğu sözlük anlam, gerekse bu anlam çerçevesinde verdiği imaj, İslâm'ın ruhuyla bağdaşmamaktadır. Kur'ân-ı Kerîm'in birçok yerinde ge­çen «takvâ» sözcü­günün karşılığı da değildir. Bilakis çağımızın yoz­laşmış din anlayışıyla yara­tılan tek taraflı, mistik ruhlu, sırf ruhâni­yetçi, ruhbâni­yetçi ve gelenekçi sofu tipinin niteliğidir.

 

«Takvâ» ise çok orijinal Kur'ânî bir kavramdır; Dinin ge­nel çerçevesi içinde gerek rûhânî, gerekse seküler yaşam alanlarında mü'min ki­şinin tüm kurallara uymada gösterdiği titizliktir. Öyle ise mü'min kişi as­lında dindar değil, fakat muttakıydir, ehl-i takvâdır; Rabbânîdir. Dolayısıyla «muttakıy» ya da «takvâ sahibi» kişi, yalnız rû­hânî planda de­ğil, bununla birlikte haya­tın her alanında Allah'a karşı so­rumluluk duy­gusu içinde ku­ralların tü­müne birden uymaya çalışan ve bu konuda azami duyarlılık gös­teren mü'mindir.

 

Din kavramı kapsamında «takvâ» ile «dindarlık» arasındaki fark işte budur.

 

Dindaşlık (din kardeşliği)

 

İslâm'da «din kardeşliği» nin çok önemli bir yeri vardır. O kadar ki, din farkının bir sonucu olarak hiçbir anlam taşımayan öz kardeşlik bağı, hem siyasal, hem hukuksal açıdan askıda kalır. Hatta Müslüman olan kar­deş (yüce şerîatın kuralları içerisinde) gerekirse İslâm'ın kutsal he­defleri ve stratejileri uğrunda, Müslüman olmayan diğer kardeşini feda etmek duru­munda kalabilir! Nitekim İslâm'ın altın çağı olan Hz. Peygamber (sav) in devlet başkanlığı döneminde müşriklere karşı yapı­lan savaşlar sırasında bu konuda çarpıcı örnekler yaşanmıştır.

 

Allah Teâlâ, bütün Müslümanları kardeş ilan etmiştir.[26] Bu kar­deş­lik evrenseldir. Dolayısıyla ne milliyet, ne dil, ne gelenek ve kültür gibi bölge­sel, et­nik ve ırksal farklılıklar; ne de siyasi, coğrafi sınırlar ve re­jimler, olu­şa­bile­cek bu bağı engelleyemez. Kurulmuş ise onu bozamaz. Bu ne­denle dünya­daki bütün mü'minler aynı vücudun organları gibi­dirler. Sonuç olarak on­lardan birinin karşılaştığı bir sorun, bütün mü'minleri ya­kından ilgilen­dirir.

 

İslâm'da «din» kavramının getirdiği en kapsamlı konulardan biri de işte bu «din kardeşliği» kuralıdır. Bu kural sayesindedir ki dünya Müslümanları çağlar boyu her türlü yıkıcı ve yıpratıcı sebeplere rağmen daima ümmet bilinciyle yaşamış ve kardeşçe yardımlaşarak bunu bize kadar ak­ta­rabilmişlerdir. Allah Teâlâ'nın bütün insanlara her iki ci­handa mutlu ola­bilmeleri için Hz. Muhammed (sav) aracılığıyla gön­derdiği son mesajı Kur'ân-ı Kerîm'in, insanlığa iletilmesi ve yüce şerîatın hayata geçirilmesi ancak din kardeşliği şemsiyesi altında yapılacak dayanışma ve sergilene­cek erdemlerle, mümkün olabilecektir.

 

Bu nedenle, Müslümanların ümmet bilincine bağlı olarak din kar­deş­liği açısından taşıdıkları sorumluluk büyüktür.

 

Dinadamı Sıfatı Ve Dinî Hiyerarşi

 

İslâm'da din kavramı kapsamında «dinadamı» diye bir sıfat ve buna bağlı özel bir statü yoktur.

 

Mevcut sistem içinde kurulmuş kardrolarda çalışanlara yakıştırılan bu sıfat esasen Hıristiyan kaynaklıdır. Dolayısıyla «dinadamı» tabiri, Hıristiyanlıkta kullanılan (rûhânî = spiritual) unvanın Türkçeleştiril­miş karşılığıdır. Nitekim Türk dil literatürünün ciddî kaynaklarında bu söz­cük bulunmamaktadır. Örneğin en güvenilir lûgatlerde «işadamı» kelimesi bu­lunduğu halde «dinadamı» tabiri bunlarda henüz yer almamaktadır.

 

İslâm'da kariyer sahibi olan şahsiyetlere «âlim» denir. Kur'ân-ı Kerîm işte bu sıfatı tanımış ve övmüştür.[27] İslâm'a göre kişi, âlim de olsa Allah (cc) ve şerîat karşısında diğer Müslümanlardan daha ayrıca­lıklı de­ğildir. Şu varki Müslümanlar, ilmiyle âmil zatlara saygı gösterir, bilgile­rinden ya­rar­lanırlar. Ama onları Allah (cc) ile kendi aralarına aracı olarak koymaz­lar. Halbuki «dinadamı» aslında Allah ile kul ara­sında aracılık yapmak is­teyen rûhânîlerin niteliğidir. İslâm da ise böyle bir dinî meslek ve sıfat yoktur. Nitekim Müslümanlar da bu kelimeden hiçbir zaman böyle bir anlam çı­karmamışlardır.

 

Gizemlilik, dinî hiyerarşi ve kutsal rütbeler ancak Hıristiyanlıkta var­dır. «ruhbanlık gizemlidir. (. . . ) Bu gizemi özgürce kabul eden kişi­ler üç rütbe altında toplanır:

 

a) Piskopos: "Diosez" bölgesinde öğreten, ayinleri yöneten, hizmet eden kişi olarak İsa'yı temsil eder.

 

b) Presbiter (papaz): Münferit topluluk düzeyinde bu üç görevde pis­ko­posa yardımcı olur.

 

c) Diyakos: Tanrı kelâmını okur, yayar, yoksullara, yaşlı kimselere, has­talara, ölmek üzere olanlara yardım eder. » [28]

 

İşte bizzat öz kaynaklarında ifade edildiği üzere Hıristiyanlıkta di­na­dam­ları bu rütbelere sahiptirler ve günahları bağışlayabileceklerini dahi ileri sü­rerler. İslâm dininde ise âlim kişinin, Allah (cc) adına gü­nah bağış­lama yet­kisi yoktur. Çünkü günahları Allah Teâlâ'dan başka kimse bağışla­yamaz. Allah Teâlâ, istediği kimseye -şirk hariç- dilediği günahını bağışla­yabilece­ğini açıklamıştır. [29]

 

Ne varki Hıristiyanlığa göre dinadamları-sözde- günahları bağışla­ya­bi­lirler (!) Nitekim bu tez, muharref incil'de aynen şu ifadelerle tescil edil­miş­tir:

 

«Kimlerin günahlarını bağışlarsanız, onlara bağışlanmış olur ve kim­le­rinkini alıkorsanız alıkonmuş olur. » [30]

 

İslâm'dan kopma sürecinin en tehlikeli aşamasına ulaşılmış olmasına rağmen, -halk İslâm'ın etkisinden henüz tamamen sıyrılmadığı için- hiç kimse dinadamlarının böyle bir yetkiye sahip olduğuna inanmamaktadır. Aynı zamanda dinadamları da şimdiye kadar böyle bir tezle ortaya çıkmış değil­dirler. Ancak «dinadamı» terimi her şeye rağmen İslâm'daki din kav­ra­mıyla ve Kur'ân'ın ruhuyla asla bağdaşmayan Hıristiyanca bir anla­yışı çağ­rıştırmaktadır.

 

İslâm'da âlimler arasında rütbe ve statü farkları olmadığı için hiye­rarşi de yoktur. Çünkü İslâm'da «Bilgi mü'minin yitiğidir, nerede bu­lursa oradan alır.» Keza İslâm'da ilim anonimdir. Yani bir Müslüman tarafın­dan kaza­nılmış olan ilmin, ümmet yararına kullanılması zorun­ludur. Dolayısıyla âlim kişi, hiyerarşik bir sistemin baskısı altında değil, bilakis doğrudan İslâm'ın ona yüklediği sorumlulukla ilmini Müslümanlara devretmek du­rumundadır.  

 

Dinsizlik

 

İslâm'da din gerçeği bütün yaşamı kuşatmaktadır. Bir anlamda din, ha­yatla eşdeğerdedir. Çünkü atomun içindeki en küçük partiküllerden uzayda bulunan dev cisimlere kadar kâinâttaki tüm eşya ve olayların son derece dakik ve matematiksel biçimde etkileşimlerini, tepkileşim­lerini, nötrleşme­lerini ve işleyişlerini bir disiplin çerçevesinde sağlayan yasalar zinciri vardır ki bu yasaları koyan Allah Teâlâ'dır. Bu yasaların tümüne birden Kur'ân-ı Kerîm'in söylemiyle «sünnetullâh»[31] denir.

 

Hayat bu anlamda dinin doğal cephesini oluşturur. Vahiy yoluyla (yani peygamberlere indirilen göksel mesajlarla) konan teşrii yasalar da di­nin yal­nızca insanları ilgilendiren rûhânî ve seküler cephesini oluş­turur. Dolayısıyla din demek, hayatın tümü demektir.

 

Hal böyle olunca insan, -hangi inanç ve düşünceye sahip bulunuyor olursa olsun- din atmosferinin dışına çıkamadığı için onun dinsiz olması düşünülemez. Kişi, rûhânî hayattan çok uzak bir gidi­şat içinde yaşıyor olsa bile toplumda onun uymak zorunda olduğu sayısız ku­rallar vardır ki o, ister bunlara örf ve adet desin, ister yasala­rın gereği­dir desin, is­ter başkalarına karşı saygılı olmak için böyle dav­randığını söy­le­sin, bütün bu kurallar esas itibariyle dine dayanmakta­dır. Bunlar bir yana, insanın za­ten doğal yaşamı "kevnî" yasalarla sür­mektedir. Kaldı ki «dinsizim» ya da «ateistim» diyen insanlar din yasa­larına ve dogmala­rına çok kere kendi öz­gür irâdeleriyle uyma çelişki­sini de sergilerler. Onların bir bilgisizlik heze­yanı olarak «doğa yasa­ları» dedikleri fıtrat ve tabiat ka­nunlarının tümü de Allah' (cc) ın eseri olmak bakımından dinin dışında bir şey değildir.

 

Ayrıca -birtürlü ikna olamamış - aklı başında her insan, yine de var­lık­la­rın başlangıç ve sonu, olayların arka planındaki fenomenler, gizemler ve kâinatta olup bitenler hakkında mutlaka çok derinden düşünmekte; çeşitli yorumlar yap­makta; arayışlar içine girmekte ve zaman zaman iç bunalım­lar ya­şamak­ta­dır. Kuşku içinde olsa bile insanın vicdanında kaynaşan bu dü­şünce cüm­büşünün temelinde daima onun yaratıcıyı arama gayret ve endişeleri yat­maktadır. Bu ise aslında var olan ve insanın gönül derin­likle­rinde du­yum­sanan bir gerçeği arama içgüdüsünden başka bir şey değildir. İşte bü­tün bun­lar insanın mutlak manada dinsiz olamayaca­ğını kanıtla­makta­dır. «ilhâd» ya da «küfür» sözcükleriyle anlatılmak istenen dinsizlik as­lında inkârcılık­tır. Bu ise mutlak dinsizlik değildir, ikisi arasında büyük fark vardır.

 

Dinsiz olduklarını ileri sürenlerin esasen birçok sosyal, moral, ya da ruhsal sorunları bulunmaktadır. Yaşadıkları ve gördükleri çelişkilere tepki olarak - inkârcılık anlamında - böyle bir iddia ile ortaya çıkan in­san­lar her toplumda mevcuttur. Ancak bunların sayıları son derece az­dır. Aynı za­manda eğitim düzeyleri, resmi statüleri ve sosyal mevkileri ne olursa olsun ciddîye alınacak bir mantıkları yoktur. Dolayısıyla bu meâlde söylediklerini bir sayıklama ve hezeyan olarak kabul etmek ge­rekir.

 

Şu varki bilinçli ve kasıtlı olarak ateist, dinsiz, dehrî, pozitivist ya da materyalist olduğunu veya bu anlamlarda bir kanaate sahip bulun­du­ğunu açıkça ileri süren kişi, İslâm'daki imân ve akâid kanunlarına göre elbet­teki küfre girdiğini ilan etmiş olur. Çünkü böyle bir kimse mü'min olma­dığını ortaya koymaktadır. Dolayısıyla eğer vaktiyle Müslümanken sonra böyle bir ikrarda bulunursa yüce İslâm dinini hiçe saymak gibi ağır bir suç işlemiş olur.[32]

 

Din Ve Yobazlık

 

Türkçede çok yakın geçmişten beridir kullanılagelen «yobazlık» söz­cüğü, basit avâmî din anlayışıyla ilintilidir. Laik kesim tarafından tutucu dindarlara yöneltilen suçlamalarda kullanılmaktadır.

 

Toplumsal yönden de önem taşıyan bu çeşit suçlama, din kavra­mıyla iliştirilince ister istemez konuya hem din açısından hem de top­lumsal açı­dan bakmak gerekir.

 

Her şeyden önce din, İslâm'da sadece rûhânî yaşamın değil, bilakis ev­rensel anlamda hayat disiplinin adıdır. Gerçek bu olunca insanın yalnızca rûhânî yaşamında ancak sergilediği birtakım sapkınlıkları kı­namak için kullanılabilecek bir söylemi tüm kâinât ve hayatla irtibat­landırmak man­tık­sızlıktır. Dolayısıyla yobazlık doğrudan dinle değil, rûhânî yaşamla, ( ya da basit avam deyimiyle) dindarlıkla ancak sözko­nusu olabilir.

 

Dindarca yaşam biçimi ile yobazlık arasındaki ilgiye gelince bu, İslâm'da «zühd ve takvâ» olarak bilinen titiz yaşam biçimiyle hiç iliş­kisi olmayan bir sorundur. Çünkü dindarlık ayrı, zühd ve takvâ da ayrı şey­lerdir. Ve çünkü Müslüman kişi dindar değil, ama zâhid ve mutta­kıy ola­bilir. Dolayısıyla yo­bazlık suçlaması, rûhânî yaşam planında fa­natik ör­nekler sergileyen kimse­lere yöneltiliyor olmalıdır ki bu kimse­ler aslında en az birkaç yüzyılın tarih­sel birikimiyle günümüze kadar sürüklenip gelmiş bulunan karşıt anlayış­ların taraftarlarıdır. Doğrusu bu sorun, top­lumun gittikçe İslâm'dan uzak­laşmasıyla kanserleşen zihniyet hastalıkla­rının bir parçası olarak karşımıza çıkmaktadır.

 

Tutuculuk, İslâm'ın özüyle bağdaşmayan ve İslâmla hiçbir alakası bu­lunmayan aşırı rûhânî bir davranış biçimidir. Onun için Tutuculuğu zo­raki olarak İslâm'la irtibatlandırmaya çalışmak İslâm'ı bilmemek de­mek­tir.

 

Esasında doğrudan dinle değil, fakat rûhânîlikle ancak söz konusu ola­bi­len yobazlık yeni bir olay değildir. Tarih, her dinden rûhânîyetçi fana­tik­le­rin, kendi dinleri hesabına giriştikleri savaşlarla ve işledikleri cina­yet­lerle doludur. Bu cümleden olarak örnek gösterilebilecek haçlı savaş­ları fanatik papaların fetvalarıyla yapılmış ve bu savaşlarda din adına yüzbin­lerce ma­sum Müslümanın kanı akıtılmıştır.

 

İslâm tarihinde de yobazlık çok eskilere dayanır. Bu ümmetin belki de ilk yobazları hâricîlerdir. İslâm ahkâna ilişkin olarak ortaya koy­dukları tu­tucu yorumlarıyla Hz. Ali'nin saflarından ayrıldılar ve O'na karşı çok tehli­keli bir siyasi-askeri kamp oluşturarak nihâyet kendisini şehid ettiler. Keza ayrıntılı akâid kaynaklarında "Fırak-ı Dâlle", yani sapkın inanç kam­pları olarak adları geçen bütün Batınî mezheplerin yandaşları tutuculuk­larından dolayı İslâm'dan kopmuşlardır. Büyük Alim, Gazâlî de yobazlar­dan çok şi­kâyetçidir.[33]

 

Görüldüğü üzere yobazlık anlayışının "evrensel din kavramı" ile doğ­rudan herhangi bir ilişkisi yoktur. Din, hayat ve kâinâtın doğal dü­ze­nidir. İslâm da bu ilâhî düzenin yüce adıdır. Bu doğal sistem zâten engel tanı­ma­yan kevnî yasalarla işleyip durmaktadır. Yobazlık ise İslâm'ı bir­türlü bu kim­liği içinde göremeyen cahil taraftar ve karşıt kamplar ara­sında cereyan eden bir kör döğüşünün konusudur.

 

Din Ve Teokrasi

 

Yunanca (Teokratia) kökünden gelen bu sözcük, iktidarın Allah ta­ra­fın­dan belli bir şahsa ya da zümreye tahsis edildiği anlamına gelir. Bu ke­lime siyaset bilimi literatürüne Hristiyan Avrupa'dan geçmiştir. Dolayısıyla kav­ram olarak ortaya koyduğu anlayış Müslümanlara değil, Hıristiyanlara ait­tir.

 

Bu anlayışa göre yönetim ancak ve ancak Allah'ın yeryüzündeki ve­kil­leri tarafından kullanılabilir. Ortaçağ Hıristiyanlık dünyasında egemen olan bu düzenin İslâm'la uzaktan yakından bir ilişkisi yoktur. Bu gerçe­ğin en bü­yük kanıtı ise «Teokrasi» teriminin, İslâm kaynakla­rının hiçbirinde geç­memiş olmasıdır. Öyleki Fransızca-Türkçe sözlük­ten başka bir şey ol­mayan ve 1883 gibi daha dün denebilecek kadar yakın bir geçmişte yayın­lanan Şemseddin Sami Kamusu bu terimin (bir sözlük olarak) yalın ta­nımını şöyle vermek­tedir:

 

«İlâhî yasalarla ve rûhânî sıfatla yürütülen iktidar. Allah tarafından ve­kil sayılan diktatörün yönetim biçimi. »[34]

 

İşte teokrasinin en mükemmel tanımı budur. Dikkat edilirse bu ta­nı­mın içinde iki ana unsur bulunmaktadır.

 

Birincisi: İlâhî bir yasa ile yönetmek,

 

İkincisi İse: Yönetenin (yani devlet başkanının) rûhânî bir sıfata sahip olmasıdır. İslâm'da rûhânî sıfat bulunmadığı için, bu tanımın bi­rinci kesi­tine bakarak, şerîat devletindeki İslâmi yönetim şeklinin ilâhî yasa olan Kur'ân-ı Kerim'e dayandığını, bu nedenle böyle bir yönetim biçiminin te­okrasi sayılacağını ileri sürebilecek kimselere hemen hatır­latmak gere­kir ki: Kur'ân-ı Kerîm'e ilişkin (ilâhî yasa anlayışı) onun sa­dece bir şerîat (yani bir anayasa) olduğu kuralıyla sınırlıdır. Bu sınır biz­zat Kur'ân-ı Kerîm'in içinde açıklanmıştır. Âli İmrân Sûresi'nin 159 uncu ve Şurâ Sûresi'nin 38 inci âyetlerinde yapılan açıklama ile yasama yetkisi Müslümanlara bıra­kıl­mıştır.

 

Kur'ân-ı Kerîm'de sadece birer köşe taşı mesabesinde olan çok önemli birkaç yasa konarak -toplum huzurunun kaçırılmasını önle­mek amacıyla - ancak çok tehlikeli beş çeşit suç için birer ceza müeyyi­desi belirlenmiştir.[35] İçki ve sarhoşluk cezası olarak öngörülen ve Hz. Peygamber (sav) 'in ça­ğın­dan başlamak üzere tarih boyunca uygu­lanan değnek cezasının bile Kur'ân-ı Kerîm'de emredildiğine rastlan­mamak­tadır. Hz. Peygamber (sav)'in, belki de «vahy-i zımnî»'ye daya­narak uy­guladığı bu ceza, olabi­lir ki bu nedenle daha dört halife döne­minde farklı uygulanmıştır. Nitekim, -daha önceleri kırk değnek olarak tatbik edi­lir­ken- Hz. Ömer (ra) bu cezayı seksen değneğe çıkarmıştır.[36] Ayrıca ör­neğin, faiz gibi korkunç bir suç için Kurân-ı Kerim'de dünyevî bir ceza öngö­rülmemiştir.

 

Bütün bu gerçekler gösteriyor ki esasen İslâm Dini, geleceğini belirleme konusunda, akıl ve zekâ taşı­yan insanoğlunu serbest bırakmış, onun öz­gür irâdesini sınırlandırmamıştır. Nitekim kapsamlı İslâm Hukuku, ünlü müc­tehitlerin kişisel yorum ve görüşleriyle zaman içinde oluşmuş­tur. Halbuki teokraside böyle bir şey mümkün değildir. Çünkü teokrasi reji­minin başındaki insan (kendince ) yeryüzündeki Allah'ın vekilidir ve ya­nılmazdır.

 

Halifelere, «Zıllullâhi fi'l-Arz»,[37] olarak bakıldığı noktasına ge­lince bu, asla İslâm'ın koyduğu bir yasa ya da bir dogma değildir. Bilakis bu ni­te­leme bey'atle (yani bir çeşit seçimle) işbaşına gelmiş meşru bir devlet baş­kanı ola­rak halifenin temsil ettiği yönetime, daha doğrusu yasalara ve ku­rallara uymak açısından onun işgal ettiği makama karşı bir saygı ifadesin­den öteye gitmez. Eğer zaman zaman başkaları tarafın­dan bu ni­teleme ri­yakârca ve bir çıkar uğruna kullanılmışsa böyle kişi­sel bir tu­tumla İslâm arasında bir ilgi aranamayacağı açıktır. Bundan dolayı yüce İslâm şerîatına, (Hıristiyanlığın rûhânî bir rejimi olan) «teokrasi» adını vermenin de hiçbir mantıklı açık­laması yoktur.

 

Tarihte yaşanmış birtakım talihsizlikler nedeniyle yüce şerîat ni­za­mına gerçek anlamda (özellikle siyasi planda) işlerlik kazandırılma­mışsa sembo­lik halifelerin bu konudaki suçları ve zaafları yüzünden İslâm ni­zamına te­okrasi demek, bilgi eksikliğinden ziyade açık bir bağ­nazlık örne­ğidir.

 

Çünkü her şeyden önce halife, temelde diğer tüm Müslümanlar gibi İslâm Ümmeti'nin sıradan bir ferdidir; bununla birlikte, onun hiçbir rûhânî sıfatı yoktur. (yani Allah adına kanun koy­maya, insanları dinden kovmaya, günah bağışlamaya, keyfî olarak hak ve özgür­lükleri sınırlandırmaya asla yetkisi yoktur. ) Halk isterse onu «hal'» eder. Yani onu azleder, görevden ona el çektirir ve ye­rine başka birini seçebilir.

 

Üçüncüsü, Kur'ân-ı Kerîm'in ruhuna aykırı düşmemek şartıyla ve an­cak şûra meclisiyle birlikte hareket ederek yasamayı, yürütmeyi ve yö­net­meyi denetler.

 

Şunu da vurgulamak gerekir ki İslâm düşmanları tarafından ileri sü­rüldüğü üzere eğer yüce şerîat, «teokrasi» demek olsaydı mutlaka orta­çağ Avrupa'sının baskıcı teokrasisine karşı girişilen «sezaro papizm»[38] hare­keti gibi İslâm Nizamı'na karşı da birtakım isyanlar patlak ve­re­cekti. Halbuki İslâm Tarihinde cereyan etmiş istisnasız bütün ayak­lan­malar hiçbir zaman İslâm'a karşı değil, bilakis bazen yöneticilerin kişisel zulüm ve baskılarına karşı, bazen de çekememezlik ve siyasi rekabet hır­sıyla yapılmıştır. Haddi zâtında Yüce İslâm Şerîatının «teokrasi» ile hiçbir iliş­kisi yoktur.

 

Bu ilgiyle Türkiye'de bazı çevreler tarafından sık sık işlenen teokrasi kavramına ilişkin çok önemli bir sırrı burada deşifre etmekte büyük yarar vardır.

 

Önce şu gerçeğe oldukça önem vermek gerekir: Eğer kişilerden veya kurumlardan biri, herhangi bir şeyi kötülemeye veya aşağılamaya çalışıyorsa, büyük olasılıkla o kişi veya kurum, kötülemekte ve aşağılamakta olduğu şeyle bizzat ilişkilidir. Nitekim tarih boyunca ve dünyanın her yerinde mahkemelere intikal etmiş davalar içinde suçlayıcı tarafın, suçlanan taraftan suçla daha çok ilişkili olduğu saptanmıştır. Özellikle suçlayıcı taraf eğer daha güçlü ise başkasına mal ettiği suçu bizzat kendisi işlediği, yine yapılmış ciddî araştırmalarla tespit edilmiştir.

 

Bu noktayı belleğimizde tutarak ve bütün dikkatimizi toplayarak şimdi de söz konusu sırrı açıklayalım:

 

Türkiye'de teokratik düzen özlemini taşıdığı ileri sürülen çoğunluğa bakıldığında milyonları bulan bu kalabalığın arasında «taokrasi» kelimesinin soyut anlamı hakkında on kişiden hemen hemen birkaçının bile ciddî bir bilgiye sahip bulunmadığı açık bir gerçektir. Buna karşın, suçlayan taraf, 1939 yılında «Millî Türk Dini» adı altında gizlice kurguladığı «İnsan-Tanrı» iradesine bağlı yapay ve teokratik bir dini, devlet törenleri şeklinde dayatarak uygulamaktadır. Bunu örtbas edebilmek için de karşıt olarak gördüğü çoğunluğu «teokrasi yanlısı» olarak suçlamaktadır!

 

Bu sırrın özellikle «mü'min-Müslümanlar» tarafından bilinmesi gerekir. Çünkü yeterli akaid eğitimi alamamış kimselerin bu yapay dine bulaşarak İslâm'dan kopmaları, ciddî ve tehlikeli ihtimaller arasındadır.

 

 

Din ve Sentezcilik

 

Allah Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de meâlen şöyle buyurmaktadır:

 

«(...) Biz sana bu kitabı, her şeyi açıklayan ve Müslümanlara yol gös­te­rici, rahmet ve müjde olarak indirdik. » [39]

 

Bu âyet-i kerîme'den de anlaşılacağı üzere kendi irâdemizi kulla­na­rak, özgür tercihlerimizi yaparak kalkınmak, gelişmek, ilerlemek, ya­şamı kolay­laştırmak, daha müreffeh ve mutlu olmak için eskilerin bu­lamadığı yeni yeni sistemler keşfetsek bile bütün girişimlerimizde, dü­şünüş ve yak­laşım tarzlarımızda kopamayacağımız birçok temel değer­ler, uymak zo­runda ol­duğumuz kesin kurallar vardır ki bunlar, Allah Teâlâ tarafın­dan açıklan­mıştır.

 

Yüce Allah'ın koyduğu «teşriî» kurallar ve belirlediği değerler ise evrensel­dir­ler, doğa yasalarına benzerler. Bu kurallar ve değerler, şu veya bu ırkın, kendi lehinde ya da başka bir milletin aleyhinde kullanabileceği özel­likte değil­dirler.

 

Örneğin imânın şartları olan: Allah'a, meleklere, kitaplara, pey­gam­ber­lere, âhiret gününe ve kadere inanmak gibi kuralların hangi biri, belli bir milletin ya da ırkın kültür değerlerine göre değişebilir veya yeniden düzen­lenebilir ? Keza İslâm'ın dinamikleri olan: Namaz, oruç, hac, zekât ve cihâd gibi ibadetlerin hangi biri, şu veya bu milletin, zevk, anlayış ve mantalite­sine göre değiştirilebilir ?  Kur'ân'ın ve İslâm'ın dili evrensel­dir. Bu dil, (deyim yerindeyse) artık Arapçadan çok «Allahça» dır. Nitekim bizzat Arap­lar, Kur'ân-ı Kerîm'in karakteristik üslûbu olan Arapçaya: «El-Luga'tül-Fushâ», kendi aralarında kullan­dıkları üslûba ise, «El-lehce'tüd-Dârice» veya «El-lehce'tül-Ammiyye» diyerek ikisini hem birbirinden ayırmakta, hem de birincisini kutsal kabul etmektedirler. Çünkü bu üslûp vahyin dili olarak artık evrensel bir anlam kazanmıştır.

 

İslâm'ı herhangi bir milletin kültür değerleriyle karakterize etme gay­reti o milleti yüceltemez. Bu gayretlerin, evrensel din kavramı çer­çeve­sinde akılcı bir açıklaması bulunmadığı gibi İslâm'ın imânî ve amelî cep­heleriyle de uzlaşacak herhangi bir yanı yoktur. Dolayısıyla böyle bir gay­ret o toplumu İslâm'dan ve onun yüce değerlerinden daha çok uzaklaştı­rır. Bu da o mille­tin İslâm Ümmet'inden kopmasına ne­den olur.

 

Bu tür ırkçı kampanyalar, aslında sinsi ve siyasi birer hareket­tirler. Bu gayretlerin te­melinde İslâm'a hizmet konusunda toplumun katkıları bu­lunduğunu or­taya koymak amacı da yoktur. Çünkü İslâm'a hizmet etme­nin en bü­yük şartı, -her şeyden önce - İslâm Ümmeti'nin birlik ve beraberli­ğini sağ­lamak ve korumak için -Allah'ın emirleri doğrultusunda - dünya Müslümanla­rıyla ülkü birliği içinde olmaktır; Bundan dolayı da gerek fert ge­rekse top­lum olarak- İslâm'a hizmet kar­şılığında - herhangi bir Ünvan ve ödül aranmamalıdır. Çünkü böyle bir arayış, İslâm'ın, mensupları için ön­gör­düğü ahlâk ve erdemlere aykırı­dır. Nitekim Türkçede «meçhul as­ker» de­yimi bu temel kuralı sembo­lize etmektedir. Dolayısıyla, İslâm ön­cesi cahi­liyesinin özlemlerine da­yanan tehlikeli ve yıkıcı sentezcilik akımlarına karşı dünyanın her ye­rinde Müslümanların uyanık ve du­yarlı olmaları ge­rekir.

 

Dünya Müslümanlarının birliği, beraberliği ve mutluluğu, keza üm­me­tin varlığı, devamı ve İnsanlık dünyasına karşı sorumluluğunu ye­rine geti­rebilmesi Kur'ânî değerlerin aynen korunmasına bağlıdır. Halbuki sentezci­lik bu değerlere bölgesel karakterler vererek, onlara farklı içerikler kazandı­rarak dejenere etmekte ve tüm Müslümanların malı olmaktan çıkarmaktadır.

 

Çok iyi bilmek gerekir ki Yüce İslâm, vahye dayanan bir inanış, yaşam ve yönetim sistemi ola­rak hiçbir ırkın, hiçbir milletin kültür malzemeleriyle sentezlenemez. İslâm böyle bir yozlaşma ve küçülmeden münezzehtir.

 

Bunu imkânsızlaştıran nedenlere gelince:

 

1- Her şeyden evvel İslâm evrenseldir. Allah Teâlâ, bütün âlemle­rin, do­layısıyla her çeşit insan topluluklarının da yaratıcısı, terbiyecisi ve yar­gı­layı­cısıdır.[40] Keza Hz. Peygamber (sav) bütün âlemlere rah­met elçisi ola­rak gönderilmiştir.[41] Şu halde bir insan veya bir toplu­luk, iç­tenlikle ve bi­linçle Müslüman olduğunu kabul ve ikrar ettiği takdirde kendi millî ve ırkî kül­tür değerlerini İslâm'a bulaştırma giri­şiminde bulunamaz.

 

Ne varki eskiden Şaman, Buda, Mani ve Mazdek dinlerine bağlıy­ken Müslüman olmuş milletler, bu dinlerin birtakım kir ve pa­sakla­rından bir­türlü kur­tu­lamadıkları için bun­ları - ne yazıkki - vaktiyle İslâm'a bulaştır­mışlardır. Nitekim  mistik akımlar bu şekilde oluşma imkânını bulmuş ve tarikat denen rûhânî örgütler bu sızıntılara dayanarak peydahlanmış ve ku­rum­laşmışlardır. Buna rağmen İslâm âlimleri, şu veya bu sebeple İslâm'a sızmış olan sapkın inanç ve felsefeleri ayık­lamaya çalışmış, Müslümanları bu tür İslâm dışı akımlardan uzak dur­maya ça­ğırmışlardır.

 

2- İslâm bir bütündür. Hiç kimse ne kendi adına, ne de bir millet veya ırk adına bu bütünlüğü bozma hak ve yetkisine sahip değildir. Bu bütün­lük ise Kur'ân-ı Kerîm'le tescil edilmiştir.[42] Bu nedenle Araplara göre ayrı, Fars­lara göre ayrı, Türklere göre ayrı bir İslâm modeli yoktur. Bilakis İslâm, kendi asîl, ci­hanşümûl ve güçlü temel ölçüleri içinde herkes ve her mil­let tarafından aynen anlaşılır ve aynen uygulanır.

 

İslâm'ın ruhuna aykırı olmayan her millete ait birtakım kültürel de­ğer­ler, gelenek ve göreneklerden sayılır. Bunlar elbetteki dokunul­maz an­layış­lardır. Örneğin bir toplum eğer pijama ile sokakta gezmeyi ayıp sayı­yorsa o toplumu rahatsız etmemek bakımından yabancı bir Müslüman bu örfe uy­mak durumundadır. Fakat bu tür bölgesel özel­likler ve bazı değer yargıları, hiçbir zaman İslâm'ın bizâtihi kendisi veya doğrudan yorumu olamazlar. Örneğin çeşitli giyim kuşam şekil­leri, bazı görgü kuralları, mimari ve edebi sanatlar, fahiş[43] olmayan folklorik değerler, bilimsel ve teknik sistemler, stratejiler ve cahiliyet dönemini asla içine almayan (sırf İslâm dönemiyle sınırlı olan) ortak tarihi anlayışlar bu değerlerden sayı­lır. Çünkü Müslümanlar tarafından - İslâmî ruha uygun olmak kaydıyla - her zaman buluna­bilecek çözüm­lerle, yapıcı yorumlar ve yeniliklerle el­bette ki İslâm'a daha iyi hizmet etmek mümkün olacaktır. Müslümanlar bu hizmetlerden yarar­lana­cak, kalkınıp güçleneceklerdir. Eğer amaç bu olursa İslâm'ın kapıları, şemsiyesi altındaki her milletin olumlu, birleşti­rici ve tüm İslâm üm­meti­nin yararlarını gözetleyici çalışmalara daima açık ola­caktır.

 

Ancak bu konudaki değer yargıları, (İslâm'a tamamen zıt bir ruhu çağ­rıştıran) İslâm'dan önceki cahiliyet dönemine karşı bir sempati şek­linde or­taya çıkacak olursa böyle bir eğilim, İslâm'ın çemberi içinde hiçbir za­man kendine bir yer bulamayacaktır. Nitekim «Türk-İslâm Sentezi» işte bu sem­pati üzerinde temellendiği için «din» kavramının sentezciler tara­fından spekülatif amaçla kullanıldığı gâyet açıktır. Bizzat kendi ifade­leri bunu ka­nıtlamaktadır.[44]

 

Sonuç olarak hak ile batılı eşit saymak, küfürle imânın aynı za­manda aynı yüreğe girebileceğine inanmak, İslâm'ı cahiliyetle uzlaştır­mak, Allah' (cc) a, Allah'ın koyduğu ölçüler içinde boyun eğmemiş eski kuşakları mü'min atalar gibi sevmek ve onları rahmetle anmak (!) ne demek ise işte sen­tezcilik de o demektir. Yüce İslâm ise bu korkunç çe­lişkiye açık ola­maz.

 

Dinler (İnanç Kurumları)[45]

 

Dinlerin gruplandırılması, tarihi gelişimleri ve değişimleriyle -metodolojik bir disiplin içinde - işlenmesi, esasen kapsamlı bir dinler ve mezhepler tarihi konusudur. Şu varki bir Müslümanın, bağlı ol­duğu imân kurumunu çok daha iyi tanıyabilmesi için onun, diğer inanç ku­rumları hakkında da belli düzeyde bir bilgi sahibi olması ge­rekir.

 

Bu amaçla, yapılabilecek bir gruplandırma tablosu içinde, İslâm'ın ya­nında diğer imânî müesseselerden de şöyle bir dizi içinde söz etmek müm­kündür .

 

Temelde dinler:

 

I- Büyük İnanç kurumları,

 

II- Din Hükmündeki Siyasî Ve Felsefî Akımlar olmak üzere başlıca iki grup olarak incelenebilir.

 

Büyük İnanç Kurumlarından amaç, gerek hak, gerekse batıl olsun, in­sanlık tarihi boyunca çok büyük kalabalıklar tarafından kabul edilmiş olan dinlerdir. Bunlar da iki gruptur:

 

1- Hak Dinler (Semâvî Dinler. Yani vahye dayanan ilâhî dinler):

 a) Makbul Dinler,

 b) Muharref (çarpıtılmış) Dinler,

 

2-Bâtıl Dinler (Yani beşerin kendi düşünce ürünü olan felsefî ya da hu­rafî dinler)

 

Din Hükmündeki Felsefî Akımlar da yine iki başlık altında incele­ne­bi­lir:

 

1-İslâm'dan kopan kamplar,

 

2- Tamamen İslâm dışı çağdaş fikir ve inanç kurumları

 

Şimdi, bu özet gruplandırmanın ayrıntılarına geçelim .

 

 

BÜYÜK İNANÇ KURUMLARI:

 

1- HAK (VAHYE DAYALI) DİNLER (Semâvî Dinler):

 

«Semâvî» göksel ya da gök rengi anlamında Arapça bir sözcüktür. [46]

 

Bu kelime vahye dayanan ilâhî dinlerin genel adı olarak literatüre geç­miştir. Gök, zihne ve hayal dünyasına yansıyan ilhamların, daima en­gin kaynağını ve saygın yüksekliğini temsil ettiği için insan, Allah'ın inen me­sajlarına semalardan esen gizemli esinlemeler diye bakmış, do­la­yısıyla ilâhî kitaplara «semâvî kitaplar» demiştir. Oysa vahiy, Allah (cc) katından pey­gamberlerin duyularına yansıtılıncaya kadar tamamen meta­fizik bir feno­mendir. Beşeri kapasiteyle bu olayın kavranması mümkün değildir. Dolayısıyla ilâhî mesajların, semâvî diye nitelen­mesi mecâzîdir.

 

Bütün semâvî dinler, temelde hak ve gerçektirler. Çünkü her biri, baş­langıçta bir peygamber aracılığıyla Allah (cc) tarafından insanlara gön­de­ril­miş bir mesaja dayanırlar. Dolayısıyla hepsinin ortak yanları vardır. Bu or­tak noktalar şöyle özetlenebilir:

 

* Bütün varlıkların yaratıcısı Allah Teâlâdır.

 

* Allah (cc) emir ve yasaklarını, bir elçiye vahyederek insanlara bil­di­rir.

 

* İnsanlar Allah (cc) a karşı sorumludurlar. Öldükten sonra tekrar di­ri­lecek ve bir gün O'na hesap vereceklerdir.

 

* İnsanlar Allah Teâlâ'dan başka hiçbir şeye ve hiçbir kimseye kulluk edemezler.

 

Ne varki insanoğlunun duygusallığı, aşırı merakı, hırs ve arayış­ları, za­afı, kompleksleri ve saplantıları onun, birçok gerçekler üzerinde yaptığı yönlendirici değişikliklerde olduğu gibi Allah (cc) ın mesajları üzerinde de kişisel yaklaşımlarıyla yeltendiği yorumların sonucu ola­rak Kur'ân-ı Kerîm'den önceki semâvî kitapların içerikleri çarpıtılmış­tır. Buna, ilim di­linde «tahrif», bu şekilde çarpıtılmış dinlere de «muharref dinler» de­nir.

 

 Kur'ân-ı Kerîm'den önceki semâvî kitapların hepsi tahrife uğramıştır. Yani Zebur, Tevrat ve İncil olmak üzere Kur'ân-ı Kerîm'den önce in­diril­miş olan ilâhî kitapların hepsi -az veya çok- çarpıtılmıştır. Gerek bu ki­taplar gerek onlar­dan önceki sahifeler [47] vahyedildikleri şekilde artık mevcut değildir­ler. Bu nedene bağlı olarak semâvî dinler ikiye ayrılır­lar:

 

a) Makbul ve Geçerli Din:

 

Bu, yalnızca İslâm Dini'dir.[48] Dolayısıyla İslâm'ın dışında hiçbir din ge­çerli değildir.[49] Kur'ân-ı Kerîm'in inmesiyle birlikte önceki din­ler yü­rür­lükten kaldırılmışlardır.

 

b) Muharref (çarpıtılmış) Dinler: [50]

 

Bu dinlere ait semâvî kitaplar (yukarıda da açıklandığı üzere ) çarpı­tıl­mış ve asıllarından farklı hale getirilmişlerdir.[51]

 

Kur'ân-ı Kerîm, vaktiyle yaşayıp yok olmuş birçok ümmetlerin ya­nında, halen büyük kitlelerden bağlıları bulunan iki semâvî dinden haber vermek­tedir. Bu iki din hakkındaki bilgiler özetle şöyledir:

 

Bu dinlerin birincisi: Allah Teâlâ'nın, Hz. Musa'ya indirdiği Tevrat adlı kitapla varlık gösteren dindir [52] ve literatüre Yahudilik adı al­tında geçmiş­tir.

 

Hz. Musa (as) ın, kendi kavminden olmayan Mısır Firavunu'na da, Allah (cc) ın davet ve tekliflerini iletmesinden, evrensel olduğu açıkça an­la­şılan bu din, İsrailoğulları tarafından daha sonraları her bakımdan çarp­tırı­larak millî bir din haline getirilmiştir.

 

Yahudi milletinin kutsal kitabı olan «Ahd-i Atıyk» yani Muharref Tevrat: Tekvin, Huruc, Levililer, Âdât, ve Tesniye olmak üzere beş bö­lüm­den oluşur ve birbirine uymayan üç ayrı nüshası vardır. Talmud ve Kabal adını taşıyan başlıca iki tane de tefsiri bulunmaktadır. Tevrat'ın de­ğişikliğe uğratıldığı ve çarpıtıldığı kesindir. Bunun en açık kanıtı içindeki çelişkiler­dir.  Örneğin Tesniye'nin Bap: 34/5 te aynen şöyle denilmektedir: «Ve Rabbin sözüne göre Rabbin Kulu Musa orada Moab Diyarında öldü.» Tevrat bizzat Hz. Musa'ya indiğine göre O'nun ölmüş olduğundan nasıl söz edebi­lir ?!

 

Talmud, Yahudiler nezdinde Tevrat'ın önemli bir tefsiridir. Miladi 200 yılından itibaren Tevrat'ın çeşitli açıklamaları olarak yaklaşık iki asır bo­yunca yapılmış olan çalışmaları kapsar. M. 408 tarihinde Taberiye'de ta­mam­lanmış olan bu kitaba Urişâlim Talmudu denir. Ayrıca Babil Talmudu diye bir tefsir daha vardır ki hacmı 20 cildi geç­mektedir. Talmud'un bir bö­lümünü oluşturan Mişna ise ilk çağ Yahudi hukuku­dur. İlk defa M.1402 de Napoli'de basılmıştır. Mişna'nın da Gemara adı verilen bir tefsiri vardır.

 

Kabala'ya gelince, bu kitabın konusu daha çok metafiziktir. Yahudi ta­savvufunun sembollerini tefsir eder. Bu kitap Hıristiyanlık henüz doğ­ma­dan önceki dönemde Yahudiler arasında dolaşan egzoterik söy­lentiler­den oluştu.

 

Dünyada başka dinlerin bağlılarını en çirkin şekilde aşağılayan Talmud gibi diğer bir din kitabı daha yoktur. Bu nedenledir ki kendile­rin­den başka bütün insanlar Yahudilere göre köpek ve domuz gibidirler. Yine Yahudilere göre bü­tün insanlar: Juif ve Juim olmak üzere iki kısma ayrı­lırlar. «Yahudiler Juif'tir, yani asildir; Diğer insanlar ise Juim'dir, yani re­zil, aşağılık ve pislik­tirler.» Onlara göre: «Yahudi ruhlarının kaynağı Allah'ın Ruhu'dur; Diğer insanların ruhlarının ise kaynağı pis ruhlar­dır.» [53]

 

Evet, İslâm'a göre de bütün müşrikler pis ve aşağılıktırlar. Öyle ki müş­rik kişi peygamber çocuğu bile olsa bu hüküm değişmez. Fakat İslâm'daki bu hükmün gerekçesi, müşriklerin Müslümanlarla soydaş olmaması değil, onların Allah'a ortak koşmalarıdır. Halbuki yahudilere göre bu ırkın çocuk­ları Allah'a karşı isyankar bile olsalar yine de soyludurlar ve diğer milletle­rin çocuklarından üstündürler.

 

***

 

Yahudilikte birçok mezhep varsa da en eskileri ve başlıcaları üçtür. Bunlar: Sadûkî, Essenî ve Ferîsî adları altında bilinirler.

 

Muharref Dinlerin ikincisi ise: Hıristiyanlıktır. (Kur'ân-ı Kerîm'deki adıyla) «Nesrânîlik» tir. Bu din Hz. İsa Mesih (as)'e Allah (cc) tarafın­dan in­dirilen İncil adlı kitapla varlık göstermeye başlamıştır.[54] Ancak gerçek İncil o zamanın kargaşası içinde korunamamış, orijinal metni kaybolup gitmiş­tir. İncil'in asıl metni hiçbir yerde bulunmamaktadır.

 

Buna karşın «Ahd-i Cedîd» olarak bilinen dört muharref incil, «Rasullerin İşleri » adı altındaki başka bir metin ile yirmiiki mektuptan oluşan bölüm, Tevrat'la birlikte Hıristiyanlarca «Kitâb-ı Mukaddes» ola­rak adlandırılmakta ve gerçek İncil diye benimsenmektedir. Konunun as­lına bakılacak olursa dört muharref İncil'den: Matta, Markos ve Luka'nın yaz­dıkları metinler sinsi bir yahudi olan Tarsus'lu Aziz Pavlos'un düz­mecele­rinden ibarettir. Yuhanna tarafından yazılan İncil'de de Hz. İsa (as) nın, (haşa !) «Allah'ın oğlu » olduğu ileri sürül­mektedir. Bu nedenle Yuhanna İncili'nin de muharref olduğu açıktır. Zâten Hıristiyan otorite­leri de bu ki­tapların, belli şahıslar tarafından ka­leme alınmış Hz. İsa'nın hayat hikayesi olduğunu açıkça ifade etmektedirler.

 

Esasen Hıristiyanlığı oyuncak haline getirerek onu bugünkü du­ruma düşürenler yahudilerdir. Kendi milletlerinin bir ferdi olmasına rağmen Hz. İsa (as) yı, yeni bir ilâhî mesajla geldiği için, dinlerine iha­net ettiği dü­şünce­sine kapılarak O'na ve dinine karşı derin bir düşman­lık beslediler. Onların bu kinleri hiçbir zaman sönmemiştir. Hıristiyanlığı her çağda bi­raz daha değiştirme plan ve komploları de­vam etmektedir. Çeşitli dö­nem­lerde or­taya çıkan Cizvitler, Maronîler, Russel Tarikatı, Yahova Şahitleri ve benzeri çeşitli örgütler, mezhep ve tarikatlar, Hıristiyanlığı son derece farklı yorum­larla sunmakta, ona yeni yeni içerikler kazandır­maktadırlar. Bundan da an­laşıldığı üzere kavgalı ve karışık bir tarihe sa­hip olan Hıristiyanlıkta inanış­lar, tarih boyunca değişe değişe üç farklı mezhebin görüş­leri olarak ayrışmış­tır. Daha ne kadar değişeceği belli ol­mayan Hıristiyan­lıktaki bu üç inanç gru­bunun adları:

 

* Katolik Mezhebi,

* Ortodoks Mezhebi ve

* Protestanlıktır.

 

2- BATIL (VAHYE DAYANMAYAN, GEÇERSİZ) DİNLER: [55]

 

Bilindiği üzere yaratıcıyı arama ve O'na inanma duygusu insanın za­ten fıtratında mevcuttur.[56]

 

İnsanın fizik varlığının yanında son derece karmaşık bir de ruh ve mo­ral yapısı vardır. Tam anlamıyla keşfedilmesi mümkün olmayan in­sanın işte bu yapısı, onu daima madde ötesi gerçeklere doğru iter. Bu mu­amma itiliş sebebiyledir ki insan, ilâhî bir mesaj alamadığı zaman bile kendi dü­şüncesinin, kendi hayallerinin, kavrayış gücünün ve sı­nırlı bil­gi­lerinin öl­çüleri içinde yaratıcıyı sembolize ettiğine inandığı bir şey bula­rak ona ta­pınmaya başlar. Ancak burada önemle belirtelim ki, Animizm ve Fetişizm gibi tüm ilkel şirk dinlerinin böyle bir tapınma biçimiyle baş­laya­rak varlık gösterdiği yolundaki tezlerle buradaki açık­lama arasında hiçbir ilişki yok­tur. Nitekim bu tezler çürütülmüştür.

 

Esasen batıl dinle­rin de geriye doğru halkalarından biri -çok eskilerde- yine herhangi bir tevhid dininden kopmuş­tur. Ancak za­man içinde aşırı yozlaşma ile tama­men ilkel bir kimliğe bü­rünmüşlerdir. Burada, çok eski çağlarda tevhidden kopmuş ba­tıl dinler için söz konusu olan "aşırı yozlaşma" ile son çağlarda inen va­hiyler üze­rinde yapılmış "tahrîf" ya da çarpıtma ni­teliklerini birbi­rine ka­rıştırma­mak gerekir ! 

 

İşte batıl dinlerin esasen çıkış noktası budur. Aksine, hiçbir din, ma­ter­yalist filozofların ileri sürdüğü gibi «doğa güçleri karşısında insa­nın ürküp korkuya, dehşete ve paniğe kapılmasının sonucu olarak or­taya çı­kan»  ha­yalî inanışlar değildir. İlkel bir hayat içinde yaşayan in­san, her­hangi bir ilâhî mesaja muhatap olmaması halinde (fıtratındaki yaratıcıyı arama duy­gusu) ile kendi kendine icat edeceği inanma biçimi elbetteki il­kel olur. Ancak bu, hiçbir zaman toplumlara mal olan bir din kurumuna dönüş­memiştir.

 

Ruhlara, tabiat olaylarına, kahraman­lara ve totemlere ta­pınmak şeklinde gelişmiş olan bütün batıl dinlerin de geriye doğru en son halkası yine herhangi bir tevhid dininden kop­muştur. Yani insanlık tari­hinin çok eski dönemlerinde, büyük ihti­malle peygamberlerin getir­miş olabileceği va­hiyler üzerinde zamanla yapılan çarpıtmaların sonucu ola­rak ortaya çıkmış­lardır. Nitekim Hindistan'daki Sikh Dini birçok nok­ta­larda İslâm'ı model olarak almış­tır.

 

Bunlara, Konfiçyüs Dini, Tao Dini, Buda Dini ve Şamanlık gibi Uzakdoğu dinleriyle Sâbiîlik, Mecûsîlik, Zerdüş Dini, Mani Dini gibi Mezopotamya ve Yakındoğu'da yayılan dinler örnek olarak gösterilebilir.

 

***

 

 

 

DİN HÜKMÜNDEKİ SİYASİ-RUHANİ ve

SİYASİ-FELSEFİ AKIMLAR

 

Hayat ve kâinâtın karmaşık yapısı, olaylar arasındaki gizemli ilişkiler, sonsuzluk, ebedîlik ve ezelîlik tasavvurlarının aşılmazlığı, insanı zihinsel alanda büyük sorunlarla karşı karşıya bırakmıştır. Allah, vahiy, ilham, melek, ruh, cin, şeytan, büyü rüya ve telepati gibi metafizik ve metapsişik konuların fizik kapasiteyle kavranamaması; zaman, enerji, cazibe (etki-tepki) kozmoz ve teselsül gibi hayat kanunlarının temelinde yatan birinci derecedeki kilitleri tamamen açabilecek anahtarlara, insanoğlunun sahip bulunamaması; bütün bunlarla birlikte ölüm olayı karşısında, -aklınca- çaresiz kalması; onu, bu çözümlenmez sırlar hakkında çeşitli düşünceler üretmeye, birçok teoriler ve doktrinler ortaya atmaya, ilginç açıklamalar yapmaya itmiştir.

 

Bu durumdaki insanların arasında Allah (cc), peygamber (as) ve semâvî kitapların ortak mesajları hakkında sırf kuşku ve tereddüt içinde bocalayanlar, teorilerini rûhânî boyutlar dışında kurmaya çalışmışlardır. Bunların hemen hepsi de materyalisttir. Bunlara felsefi ve ideolojik akımlar da diyebiliriz.

 

Kuşkudan ve tereddütten çok Kur'ân-ı Kerîm'in içeriğini, Kur'ân'ın ruhuna aykırı felsefi ve tasavvufî açıklama sistemleriyle yorumlayanlar ise teorilerini rûhânî boyutlar içinde kurmaya çalışmışlardır ki bunlara da akaid terminolojisinde «zındık» denmiştir.

 

Ancak bütün bu akımların ortak bir yanı vardır; o da; her birinin başlattığı sürecin çıkış aşamasında kaydettiği karakteristik özelliktir. Zira bu cereyanlar, (ya felsefi ve ideolojik akımlarda olduğu gibi) ilk başta sanki bilimsel bir çalışma amacıyla yola çıkarlar; ya da (mistik akımlarda olduğu üzere) zühd ve takvâ yolunda «sülûk etmek» gibi insana çok masum gözüken görüntüler içinde varlık göstermeye başlarlar. Ondan sonra organize birer siyasi-felsefi, ya da siyasi-rûhânî cemaate dönüşürler.

 

Rûhânî tandanslı olup olmadıkları bakımından bu akımları iki ayrı grup olarak incelemek mümkündür.

 

1-İslâm'dan Kopan Kamplar:

 

İslâm tarihi boyunca gerek sırf siyasi alanda rol alarak, gerekse kendi mistik atmosferi içinde evrimler geçirerek temel ilkelerde İslâm'dan ayrılan ve belli bir doktrine dayanan tüm kampların kökü, esasen ilk ve en büyük fitneye dayanır. Bu fitne üçüncü Raşid Halife Hz. Osman (ra)'ın şehid edilmesi olayıdır.

 

Başlangıçta haricîler, ılımlı Şiîler ve zâhidler olmak üzere yalnızca üç gruba ayrılmış bulunan Müslümanların, her şeye rağmen birinci yüzyıl içinde Kur'ân-ı Kerîm'in ruhundan ayrılmadıklarını tahmin etmek güç değildir. Dünya Müslümanlarının itikad açısından ilk başlarda olduğu gibi asırlar sonra da sahip bulundukları en büyük şans, işte bu gerçeğin temelinde yatmaktadır. Çünkü Kur'ânî inanç ve anlayışın asırlar boyu yaşanmasında ve çağımızda bile bu inancın, ağırlığını koruyor olmasında İslâm'ın ilk üç kuşağının rolü çok büyüktür.

 

O dönemde, Müslümanların uzlaşamadıkları noktalar sırf siyasi idi. Ne var ki siyasal faktörlerin de etkisi altında Kur'ânî değerler felsefi ve mistik yaklaşımlarla yorumlanmaya başlayınca bu gruplar arasında ortak inançtan sapmalar başgösterdi. Yozlaşma, daha sonraları radikal kampların peydahlanmasını hızlandırdı. Dolayısıyla bu kampların da her birinin oluşmasındaki temel faktör, esasen Kur'ân-ı Kerîm'in içeriğine ilişkin olarak o kampın ortaya koyduğu sapkın yorumdan başka bir şey değildir. Sözkonusu gruplar işte bu nedenle Müslümanların cumhurundan kopmuşlardır.

 

Bunların İslâm'dan kopuşları, tarih yorumcuları tarafından ister Şiî­lerde ve Haricîlerde olduğu gibi sırf siyasi nedenlere; ister Mutezile ve Mü­rcie gruplarında olduğu gibi sa­dece iti­kadî nedenlere bağlanmış olsun, bu kampların hepsi temelde imânî ve vic­dânî dürtülerle ortaya çıktıkları için tümünün birden si­yasî-rûhânî kamplar adı altında sınıflandırılması doğru olur. Ancak Kur'ân-ı Kerîm'in ruhuna uygun inanç üzerindeki Sünnî ço­ğunluğun dışında ka­lan Haricîlerle, ilk Şiîler ve Mutezilîler; Özellikle İslâm Tarihi boyunca daha çok «Batınîlik» genel adı altında gittikçe birbirinden ko­parak sayıları çoğa­lan çeşitli gruplar, eski yorumlarıyla artık günü­müzde mevcut değil­dirler. Bunların ya kimisi orta­dan kaldırılmıştır, ya görüşlerini değiştir­mişlerdir, ya da taraftar bulamadık­larından, zaman içinde eriyip gitmiş­lerdir.

 

Dolayısıyla çok eskilere dönüp bu kampların görüş ve inançlarını İslâm­'daki «din kavramı» boyutları çerçevesinde yeniden ele almak konu­muzun dışıdır.

 

İslâm'dan koparak bağımsız birer din kimliğinde varlığını günü­müze kadar sürdürmüş bulunan, ya da yakın geçmişlerde ortaya çıkan inanç kam­plarına ise iki ayrı grup olarak bakmak gerekir.

 

Bunlardan birincisi: «Şiî-Bâtınî» kökenden gelen kamplardır. En önem­lileri altı tanedir. Her biri İslâm'dan bağımsız bir kimliğe bürün­müş bulu­nan ve İslâm Ümmeti için birer potansiyel tehlike sayılan bu altı di­nin iç­yüzünü bilmek Müslümanları bu akımların tehlikelerin­den koru­mak için gereklidir!  Bunlara ilişkin bilgiler kısaca şöyledir:

 

İsmailîlik:

 

İsmaîlîliğin kökü, tarihte Hicretin ikinci yüzyılı ortalarına kadar da­ya­nır. Karmatîler ve Mısır Fâtimî Devleti (M. 910-1160)'nin kurucuları İsmailî'dirler. Bunlar İmam Cafer-i Sadık (ra)'ın oğlu İsmail'e bağlı oldukla­rını ileri sürerler. İmam Cafer-i Sadık (ra),  Hz. Ali (ra)'nin beşinci torunu­dur. Aynı zamanda İmam Ebu Hanife (ra)'nin üvey babası olduğu söylenir. İsmailîler'in inançları ile İmam Cafer (ra)'in itikadı arasında hiçbir yakın ben­zerlik yoktur. Çünkü İmam Cafer (ra) de Ashâb, Tabiîler ve Çağdaşı ol­duğu ünlü müctehid Ebu Hanife (ra) gibi inanı­yordu. Halbuki İsmailîler, (biri de Cafer-i Sadık olan)  bütün imamla­rına yarıtanrı olarak inanmakta­dırlar.

 

İmametin, İsmail'den sonra oğlu Muhammed el-Mektûm'a intikal et­ti­ğini ileri sürerler. Mektûm, gizli demektir. Bu yüzden İsmailîler, Batınî (gizlici) diye adlandırılmışlardır. Böyle anılmalarının bir diğer ne­deni de onların Kur'ân-ı Kerîm  hakkında sapkın bir kanaate sahip bu­lunmala­rın­dandır. İsmailîler'e göre, Kur'ân âyetlerinin herkes tara­fından açıkça anlaşı­lan manâlarından başka bir de kapalı anlamları vardır ve esas bun­lar önem­lidir. Nitekim bu inançladır ki Kur'ân-ı Kerîm'i açıkça anlaşılan manâla­rından tamamen farklı yorumlayarak İslâm'dan kop­muşlardır. Yine İsmailîler'e göre imamın her davranışı haktır ve tanrı­saldır. Onun için imam asla yanılmaz. Dolayısıyla bütün imamlar ma­sumdurlar.

 

İsmailîler, tarih boyunca inançlarına yeni yeni içerikler kazandır­mış­lar­dır. Bu görüşleriyle de gittikçe İslâm'dan uzaklaşmışlardır. Öyle ki İsmailîlik bir zaman gelmiş tamamen bağımsız bir din kimliğine bü­rün­müştür. Örneğin vaktiyle kurdukları Mısır Fâtımî Devleti sırasında ölü­ler için özel törenler düzenlemek ve türbe inşa etmek gibi faaliyet­lerle ta­nın­dılar. Bu et­kinlikleri o günlerden beri gelenek olarak Müslümanların eği­timsiz tabanı arasında da yerleşti. Günümüzde de bunlar hac ibadetini Hindistan'ın Bombay kentinde yapmaktadırlar. Son yıl­larda Allah'ın yer­yüzünde temsil­cisi olduğuna inandıkları ve «Ağahâ ünvanıyla yücelt­tikleri birinin etra­fında örgütlenmeye baş­ladılar. Ağahan'ın Hz. Ali (ra)'nin beşinci torunu Cafer-i Sadık (ra) ve oğlu İsmail'in soyundan geldi­ğine inanmaktadırlar. Mallarının, gelirlerinin ve mehirlerinin beşte bi­rini O'na bağışlarlar. Keza varisi olmayan kişi­nin de bütün malı -ölümünden sonra - Ağahân'a intikal eder.  

 

Dürzîlik (Dürzülük):

 

Dürzülük, Fergana'lı Anuştigin Derezî ( öl.M.1019) adında Türk kökenli biri tarafından kuruldu. Dürzîler, 6'ıncı Fatımî Hükümdarı el-Hâkim'i, ilâh kabul ederler. Bu dinin ilk kurucularından el-Hâkim'in veziri Hamza Bin Ali, Dürzîliği, Anuştigin'in görüşünden farklı bir fel­sefeyle açıkladı. Bu yüz­den araları bozuldu ve Hamza, Derezî'yi ortadan kaldırdı, ya da Derezî kaça­rak gizlendi. Dürzîlik esasen İsmailîlik'ten kopmadır. Günümüzde Dürzüle­rin dünyadaki sayısı 300 bin kadardır. Çoğu Lübnan ve Suriye'de yaşarlar. Mağrıp'ta da vardır. 

 

Nusayrîlik:

 

Bu dinin kurucusu Ebu Şuayb Muhammed bin Nusayr el-Basrî en-Nümeyrî'dir. Bu adamın, Şiîlerin onbirinci imamı  el-Hasan el-Askerî'nin yakın dostu olduğu ileri sürülmektedir. Bu doğru olmasa ge­rektir. Fakat hizmetinde bulunduğu ihtimali vardır.

 

Nümeyrî, bu şahsi­ye­tin sosyal mevkiinden ve şöhretinden yararlanmak için  el-Askerî'nin oğlu İmam Mehdî'nin ölümünden sonra O'nun vekili ol­duğunu ileri sürdü ve sapkın görüşlerini Şiîlik üzerinde temellendire­rek Nusayrîliği kurdu. Nusayrîlere göre bu adam İmam Mehdî'nin ve­kilidir. Fakat diğer Şiîler bunu kabul et­mezler ve Nusayrîler'i «Gulât-ı Şîa», (yani aşırı Şiîlerden) sayarlar. Bütün Şiîler gibi Nusayrîler de İmam Mehdî'nin öl­düğüne inanmazlar. Aksine O'nun sağ ve bilinme­yen bir yerde saklı ol­duğunu ileri sürerler; O'nun kı­yamete yakın bir zamanda kaldığı yerden ortaya çıkacağına inanırlar.

 

Bu inanç, Sünnî çoğunluğun geniş tabanını da etkilemiştir. Bu yüzdendir ki ta­rihte za­man za­man Mehdîlik iddiasıyla bazı kimseler ortaya çıkmış ve yö­netimleri epeyce meşgul etmişlerdir.

 

Nusayrîler'in İslâm'dan kopma­larının nedenlerin­den biri de: Allah'ın (haşa !) insan şeklinde zaman za­man yeryüzünde göründüğüne ilişkin ina­nışlarıdır. Onlara göre Allah, son olarak Hz. Ali'nin ki­şiliğinde gö­zükmüştür. Yani Hz. Ali, Nusayrîler'e göre Tanrıdır ve Hz. Muhammed'i O ya­rat­mıştır. Yine onlara göre Hz. Muhammed Yarı Tanrı'dır ve O da (Ashab'dan) Selmân'ı Farisî'yi yaratmıştır. Nusayrîler'in bunlardan başka daha birçok il­ginç inanışları da vardır. Hz. Peygamber'in ashâbına sövüp sayarlar. Daha çok Suriye ve Lübnan'da ya­şarlar.

 

Râfızıylik:

 

Şiîliğin bir koluna verilen addır. Şiîlik Hz. Ali'nin yandaşlığı anla­mına gelir. Bunun yerine Anadolu'da ve Suriye'de «Alevîlik» sözcüğü de kulla­nılır. Anadolu'da Hz. Ali'yi bir sembol olarak benimsemiş bu­lu­nan Mazdehistlerle, Suriye'de Nusayrîler, Müslüman halk tarafın­dan «Alevî» adı altında anılırlar.

 

Tarih metinlerinde (Alinin taraftarları) anlamında «Şi'a'tu-Ali» ta­biri  çok geçer. Fakat Şiîliğin o kadar çok fraksiyonları vardır ki bunlar­dan bazı­la­rının inanç ve görüşleri arasındaki uçurumlar, Sünnîlerle en sap­kın Şiîlik kampı arasında bulunan açıdan daha küçük değildir. Nitekim Şiî fırkala­rından Zeydiler ve İsna'aşerîler de aynen Sünnîler gibi Gulât-ı Şia'yı tekfir ederler. (onları kâfir sayarlar.)

 

Bunlardan ilk Râfızıyler, (Yani Hz. Hüseyn'in torunu Zeyd'e halife sıfatıyla biat ettikten sonra etrafından dağılıp O'nu rafzetmiş, red edip yalnız bırakmış olanlar) bu şekilde adlandırılmışlardır.  Aslında bunlar Müslümanlar tarafından küfürle damgalanmış bir fraksiyon değildir.  Bununla be­raber Müslümanlar, «Gulât-ı Şi'a» (yani aşırı Şiîler) olarak İslâm'dan kopan grupları yine «Râfızıy» adı altında dışlamış ve onların küfrüne hükmetmiş­lerdir.

 

Şiî mezheplerinden hangilerinin «Gulât» olduğu, söylentilere dayanı­la­rak belirlenemez. Bu konuda çok dikkatli olmak gerekir. Nitekim bir­ta­kım farklı yorumlarıyla Ehl-i sünnetten ayrılan nice Şiîler vardır ki İslâm onları da kucaklamaktadır. Ancak Hz. Ali'yi ilâhlıkla ya da pey­gamber­likle nitele­yen, Kur'ân gerçeklerini inkâr eden onları batınî yo­rumlarla çarpıtan Rafıziyler vardır ki bunlar kâfirdir. 

 

Kadiyanîlik:

 

İngilizler tarafından tertip edilen ve Mirza Gulâm Ahmed adında Hintli biri tarafından 1876 da kurulan (aynen Millî Türk Dinine benzer, siyasi temele dayalı) düzmece bir dindir. İngilizlerin si­yasi amaç­larına hizmet etmektedir. Kadiyanîliğin temel hedefi budur. Bununla bir­likte İslâm'ı içinden çökertmek de Kadiyanîliğin temel amaç­larındandır.

 

Kurucusu, 30. haz. 1931 tarihli El-Fadl gazetesinde İslâm'a karşı olduğunu açıkça ilan etti. «Allah, peygamber, Kur'ân, oruç, hac ve zekât konularında olduğu kadar başka meselelerde de her bakımdan Müslümanlardan ayrı­yız.» dedi. Bu adamın ölümünden sonra 6 yıl kadar Hekim Nureddin, O'ndan sonra da Hoca Kemaleddin ve Muhammed Ali Lahorî tarafından bu din temsil edildi. Muhammed Ali Lahori'nin daha sonraları pişman ol­duğu söylenmektedir. İnançları şöyledir:

 

a) Mirza'nın Mesih olduğuna ve Hz. Muhammed'den sonra pey­gam­ber olarak geldiğine inanılır.

 

b) Cihad haram sayılır.

 

Kadyânîlik, Hindistan'da, Bahâîlik de İran'da aynı zamanda ortaya çık­tılar.

 

 

Bahaîlik:

 

Bahâîlik, Bâbilik'ten gelişme sentetik bir dindir. Kurucusu, Mirza Hüseyin Ali Mazenderâni adında bir İran'lıdır.  inançları şöyledir:

 

Dinler arasında -sözde - fark gözetmezler. Hümanist bir görüş ve inanca sahip ol­duklarını ileri sürerler. Her yılın son 19 uncu  günü oruç tutar, günde üç kez namaz kılarlar. Her ayın ilk günü bir toplantı yaparlar. Merkezleri Hayfa'dadır. Daha çok sosyete ve zenginler arasında tutun­muş­tur.

 

Bâbilik'e gelince, kendine «Bâb» yani kapı ünvanını takan, Mirza Ali Muhammed seyyid adlı İranlı biri tarafından kurulan düzmece di­nin adı­dır. Şeyhîlik Tarikatı'ndan ilham alınarak öğretileri bu adam ta­rafından uydu­ruldu. Bâb'ı hiç gözüyle görmeyen Mirza Hüseyin Ali Mazenderâni adlı bir diğer İranlı tarafından yeniden düzenlenip Bahâîlik adı altında yeni bir din olarak ilan edildi. Bâb'ın yazdığı Beyân adlı kitap, babîliğin öğ­retilerini içermektedir.  

 

Bu kampların ikinci grubu ise: Mistik doktrinlere dayanan örgüt­ler­dir.[57]

 

Bunlar, Yunan Felsefesinin, ya da birçok eski Hint-Asya dinlerinin öğ­re­tilerinden olan Fisagorizm, Neo Platonisme, Vahdet-i vücud, Patanjalizm, Yoga ve Fakirizm'den beslenerek zaman içinde mey­dana gelmişlerdir. Doktrinlerinin önemli bir cephesini oluşturan bu felsefeler, İslâm'a ait de­ğerlerle sentezlenmiştir.

 

Bu doktrinler, dış yönleriyle daha çok İslâm'a ait değerler içinde yan­sı­dıklarından, üzerinde temellendirildikleri yabancı unsurları far­ketmek sı­radan insanlar için çok güçtür. Dolayısıyladır ki «Nirvana»'nın bir başka ifadesi olan  Fenâfillâh ideali ile yine Budizm'e ait Patanjali Meditasyonu üzerinde kurulan Nakşibendîlikteki râbıta ayini, bu yönden hiç kimsenin dik­katini çekme­mekte­dir.

 

Sebebine gelince bu mistik-felsefî inanışlar ve onları sembolize eden çeşitli ritüeller, özellikle Müslümansı-or­todoks yığınlar üzerinde çok şaşırtıcı etkiler bırakmaktadır. Onlara göre bu inanışlar zühd ve takvâ yolunun en ideal çizgisini temsil etmektedir. Çünkü onlara göre «zühd ve takvâ»: (Kur'ân'ın belirlediği ölçüler içinde yaşa­mak değil), Tarikata bağlanmaktır; sofîliktir;  dervişliktir; özetle mistik bir yaşam tarzıdır.

 

Bu yaşam biçiminin, bunalımlı çağdaş insanı büyüleyen yanları ise olaya karmaşık bir nitelik kazandırmaktadır. Vahyin ışıklandırdığı yolda gerçek­leri görebilecek eğitimli, imânlı ve kararlı insan sayısı tahmin edilemeyecek kadar azalmıştır! Teknolojinin ve başdöndürücü hızın neden olduğu önemli gelişmelerle insanoğlunun epeyce mutsuzlaştığı gerçeğini eğer görmezlikten gelmiyorsak onun, ruhsal açıdan oldukça derin bir boşluk yaşadığına ve biraz kendine geldikçe de bir kurtuluş çaresi aradığına inanmalıyız. Evet, hakikaten insanların çok büyük bir bölümü bugün, ağır stres aldında ezildiği için mmanevî bir teselli aramaktadır. Unutmamak gerekir ki bunalımlı insanları gerçekler değil, tam tersine tatlı hayaller ancak teselli edebilir. İşte tarikatların içyüzü ve doktrinlerinin kaynağı üzerinde dikkatlerin yoğunlaşamaması esasen bu sebebe dayanmaktadır. Çünkü tarikatlar, insanlara (haşa!) «Allah'da eriyip ölümsüzleşerek sonsuza dek pembe dünyalarda yaşamayı» vadetmektedir.[58] Bu ise insanların yorgun, mutsuz ve yaralı ruhları üzerinde müthiş bir te­rapi etkisi uyandırmaktadır.

 

Ancak dış cepheden İslâm'a ait malzemelerle dekore edildikleri izleni­mini uyandırdıklarından, İslâm âlim­leri bu örgütler hakkında genellikle ih­tiyatlı davranmışlardır. Belki de eğitimsiz kalabalıkların zamanla ancak ay­dınlatılabileceğine inandıkları için muhtemel bir fitne ve kargaşaye neden olmamak bakımından tarikatlar hakkında kesin bir hüküm ver­mekten ka­çınmışlardır. Bu ise mistisizmin tu­tunma ve yayılma eğilimini hızlandırmış, imkânını ko­laylaş­tırmıştır. Özellikle bağlılarının ağırbaşlılık, sükû­net ve sürekli iba­det gibi etkileyici yaşantıları, Geniş dindar kesimin nostaljik açıdan göz man­zarasını okşayan ve onları psikolojik olarak etkileyen özel giyim tarzları, müritlera­rası düzenli or­ganizasyon, şeyhe karşı tarife sığmaz bağ­lılık ve fedakârlık gibi sosyal disiplinleri, bu mis­tik dinlerin, -özellikle avam ara­sında- geniş bir taban bulmasına yardım etmiştir.

 

Bu akımlardan başka, din hükmünde bir takım siyasi-felsefi olu­şum­lar daha vardır ki şimdi de bir nebze onlardan söz edelim.

 

 

2- Tamamen İslâm Dışı Çağdaş Düşünce ve İdeolojiler:

 

Bu akımların her biri, başlangıçta -genellikle - sosyal, toplumsal ya da ekonomik sorunların çözümünü amaçlar ve bunu belli bir düşünce mo­deli olarak ele alır. Bazen de sırf bilimsel bir çalışma olarak başlar, ancak daha sonra kaydettiği aşamalarla siyasi ve ideolojik bir içerik ka­zanarak âdetâ dine birer alternatif oluştururlar  ve büyük kalabalıklar tarafından tutunur­lar.

 

İdeolojilerde rûhânî bir cephe olmadığı için, belki de ideolojik teori ve düşüncelerin vicdanlarda yankı yapmadığı sanılır. Çünkü öyle ideolojiler vardır ki konusu imânî bir içerikten çok uzaktır ve temelde «Allah'a imân» la çatışma halindedir. Örneğin Marksizm böyledir. Çünkü Marksizm'in esas iddiası, insanlık dünyasını kapitalizmin sömürüsünden kurtarmaktır. Ne var ki dinleri (yani imân kurumlarını) ya da kestirme bir ifade ile Allah'a inanmayı, idealinin önünde en büyük engel olarak görmüştür; dini, afyon diye nitelemiştir. Bu yüzden Marksistler, ideolo­jilerini yaymak için kapita­lizmin aleyhinde ne kadar mücadele vermiş­lerse «Allah'a imân» ilkesine karşı da o derece sert davranmışlardır. Şu var ki komünizm (ya da sosyalizm), hiçbir zaman tam anlamıyla bir din olarak empoze edilmemişlerdir.

 

Fakat öyle idelojiler de vardır ki, çok geçmeden tam anlamıyla birer din niteliğine bürünürler. Nitekim 1939 da Ankara'da gizlice kurgulandığı söylenen[59] «Millî Türk Dini», işte böyle bir ideolojidir. Türkiye'de, Cumhuriyetin ilk yıllarında İslâm'a ait argümanları kullanarak ortaya çıkan çeşitli milliyetçi görüşler, iktidardaki klik tarafından birleştirilip yönlendirilerek yirmi yıl kadar süren bir çalışmadan sonra İslâm'a alternatif bir din olarak ortaya kondu; İslâm'ı tamamen devreden çıkaracak bir din kalıbında şekillendirildi. Bundan amaç, -sözde- «Türk Milletini Arap kültürünün etkisinden kurtarmak» idi. Temelde İslâm'ın salt bir Arap dini olduğuna, dolayısıyla Türkiye halklarının kültürel bağımsızlığını «Türk Milliyetçiliği» şemsiyesi altında kazanabilmeleri için bu dinden mutlaka kurtulmaları gerektiğine inanan yöneticiler, 1939'da son şeklini verdikleri bu ideolojiyi, topluma «din» olarak kabul ettirmekte çok zorlanacaklarını ve şiddetli tepkilerle karşılaşacaklarını biliyorlardı. Salt bir ideoloji olarak milliyetçiliğin, İslâm'dan kalacak boşluğu tam anlamıyla doldurulamayacağına büyük ihtimal verdikleri için teorisyenler bu ideolojiyi büyük bir ustalıkla dinsel bir çerçeveye oturtmayı başardılar. Tanrısı, çağrısı, kâbesi ve ibadet biçimiyle ona tam bir din formunu kazandırdılar. Ancak o yıllarda İstanbul'da girişilen bir uygulamanın ardından aldıkları duyumlar, bu yeni dinin, «din» adı altında zihinlere ve vicdanlara kolay kolay kazınamayacağı izlenimini verdi. Nitekim bu dinin Ahiret, cennet ve cehennem gibi vaatleri yoktu. Dolayısıyla yürekleri imânla dolduramazdı. Üstelik İslâm'ı sabote etmek için kurulmuş olmasına rağmen İslâm'dan çok şeyler de kopye etmişti. Sonuç olarak bu dini tam bir mistik ve egzotik atmosfer içinde uygulamak ve yaşamak mümkün görünmüyordu.

 

Bunun üzerine «Millî Türk Dini», yalnızca devlet törenleri olarak uygulamaya kondu. Ancak İslâm'ı aşındırarak zaman içinde onu sosyal yaşamdan tamamen silebilmek için yeni dinin ritüellerine yasa, yönetmelik ve içtüzük gibi resmi yaptırımlarla süreklilik ve sertlik kazandırıldı. Bunda başarılı da olundu. Nitekim bu ibadetleri yerine getirmeyenler, -Avrupa Birliği'ne girmek üzere olduğumuz bu günlerde bile- vatan hainliğine varan suçlamalarla tehdit altında bulunmaktadırlar! Örneğin okullarda her sabah öğrencilere toplu halde söyletilen «Millî Türk Dini andı» tören niteliğinde fakat bir ibadet biçimi olarak zorunlu hale getirilmiş (farz kılınmıştır).  Ne ilginçtir ki Müslüman, Yahudi ve Hırıstiyan çocukları da laiklik ilkesine rağmen bu ibadeti yapmaya zorlanmaktadırlar. Yakın gelecekte Avrupa'nın baskısıyla belki Yahudi ve Hıristiyan çocukları artık bu ibatede zorlanmayacaklardır; fakat böyle bir din özgürlüğünü aynı zamanda Mü'min azınlığın çocukları için sağlamak büyük ihtimalle mümükün olamayacaktır! Bu ise toplumsal barışın kurulmasına daima büyük engel oluşturacaktır.

 

Keza, Millî Türk Dini'nin bağlısı olmadıkları, -davranış ve düşüncelirinden açıkça anlaşılmasına rağmen- başbakan ve bakanlar gibi üst düzey bazı siyasiler de belli münasebetlerle bu dinin ibadethanesine giderek saygı (dua) duruşunda bulunmaya örfen zorlanmaktadırlar. Bu ibadeti yerine getirmeyenler -lâiklik ilkesinin sözde suvunuculuğunu yapan bizzat Mitüdistler (Millî Türk Dininin köktenci militanları) tarafından- toplumsal linçle cezalandırılmaktadırlar!  

 

Bütün bu gerçeklerden şu sonucu çıkarmak mümkündür: bazı ideolojiler, güçlü propaganda ağları sayesinde, çeşitli beyin yıkama yöntemleriyle, siyasi baskılarla, medya terörü ile, psikolojik linçle, ve sürekli tehditlerle toplumun zihin ve vicdanını karartarak -tıpkı tarikatlar gibi- zaman içinde birer dine dönüşebilirler. Bu da imânla çatışma halinde olan ideolojinin, insan vicdanında aynen imânî bir etki yaptığını kanıtlamaktadır.

 

Nitekim in­sanlar canlarını din­leri uğruna nasıl tehlikeye atarlarsa gö­nül verdik­leri ideolojileri uğrunda da aynı fedakarlığı gösterirler. Bu ne­denle ay­nen din gibi, salt ideolojiden ibaret olan inanç ve düşüncede de maddi bir çıkar yoktur. Binaenaleyh bu özelliğiyle ideoloji, tıpkı din gibidir. Aradaki tek fark, bazı ideolojilerde bir ta­pınma biçiminin ve dinî (yani rû­hâni ) törenlerin, ibadetlerin bulunma­masıdır. Ancak bu da genel de­ğildir. Nitekim halen ideoloji gibi yansıtılmaya çalışılan «Millî Türk Dini»'nin amentüsü ve tam anlamıyla ibadet biçimleri vardır.

 

Aynı şekilde pozitivizmin kurucusu Auguste Comte, bütün dinleri red­det­tiği halde yine de pozitivizmi bir din olarak düşünmüş, hatta insa­nın din­siz olamayacağını bile kabul ederek «İnsanlık Dini» adı altında bir imân kuru­munun temelini atmaya dahi yeltenmiştir!

 

Çağımızda bu akımlardan komünizm ve sosyalizm, dünya çapında ön plana çıktı. Temelde siyasi, sosyal ve ekonomik birer dünya görüşü ve yö­ne­tim biçimi olan bu akımlara, âdetâ birer din niteliği kazandırıl­dığı için­dir ki örneğin marksistler, kendi felsefelerine kutsal dogmalar gö­züyle ba­karak düşünceleri konusunda ne karşıtlarıyla tartışmaya ya­naştı­lar, ne de canla­rını bu uğurda verirken maddi bir karşılık bekledi­ler. Ekonomik alandaki uygulamalarıyla hedeflerinin bir ütopya ol­duğu anla­şıldıktan sonra bile bu düşünceler birçok insanın vicdanında silinmez olarak yine de kaldı.

 

Şu halde esasen din olmaktan çok uzak bulunan bu ideolojiler ve dünya görüşleri, her şeye rağmen geniş insan toplulukları üzerinde bi­rer din etkisi uyandırmış, bu nedenle aynı zamanda din ve ilim otorite­lerini de meşgul etmişlerdir. Bunların arasında en çok ön plana çıkmış olanlar: Rasyonalizm, Darwinizm, Pozitivizm ve Sosyalizm'dir. Bunların etkileri o kadar derin olmuştur ki özellikle pozitivizm ve sosyalizm tüm dün­yada ol­duğu gibi İslâm muhitlerinde de düşünceyi ve sosyal hayatı uzun za­man yönlendirmiştir. Elbette ki dolayısıyla İslâm'ın bu düşünce ku­rum­ları hak­kında herhangi bir hükmü olmalı­dır.

 

Kelâm ve akâid ilimlerinin yeni yeni kâleme alındığı, İslâm Tarihinin ilk dönemlerinde de Müslümanların inancını tehdit edebile­cek düşünce ve eğilimler elbette ki vardı. Örneğin eski Hint ve İran dinleri­nin henüz etki­sinden tamamen kurtulamamış yeni Müslüman­lar ara­sında birçok kimse bu tehlikenin kaynağını oluşturuyorlardı.

 

Daha sonra­ları da Yunan Felsefesi Müslümanları meşgul etti. Ayrıca tamamen içe­ride ve sırf Müslümanlar tarafından ortaya atılan: «Kur'ân'ın yaratık ol­duğu» düşüncesi, imân kurumu için başka bir tehlikenin çanını çalı­yordu.   İşte İslâm akâidi o dönemlerde, ancak bu tehlikelere karşı bir sa­vunma sistemi geliştirmiş­tir. Ne yazık ki ondan sonra asırlar boyu derin bir karanlık içinde yaşayan Müslümanlar, yeni yeni ortaya çıkan saptırıcı dü­şünce ve felsefelere karşı he­men hiçbir fi­kir geliştirmemiş, bu yüzden de çeşitli bâtınî kamplar, teh­likeli ve gizli birçok ideolojik örgütler kuru­larak gittikçe sayı bakımından çoğal­mış­lardır. Özellikle son yüzyıl içinde yaygın­laşan ve milyonlarca ca­hil in­sa­nın İslâm'dan bağının çözülmesine neden olan batı kaynaklı dü­şünce akım­larına karşı Müslüman aydınlar âdetâ sus­muş, ilmî cihad ala­nında varlık göstermekten aciz kalmışlardır. Bunun so­nucu olarak da bu akımların teh­likesinden habersiz olan sıra­dan Müslümanlar, onları uy­garlığın birer ge­reği olarak benimsemekte herhangi bir en­gel gör­memiş­lerdir. Bazı kimseler de din ile ideoloji ara­sında herhangi bir ça­tışma ola­mayacağı düşüncesinden hareketle hem bu akımlardan birine bağlanmaş, hem aynı zamandan Müslüman kaldıkla­rını, imânlarını kay­betmedikle­rini sanmışlardır! Dolayısıyla İslâm'ın imân gerçekleri hakkında özellikle toplum tabanının bilgisi kıtlaş­tıkça bu akımlar daha fazla yayılma eğili­mine girmişlerdir.

 

Karanlık yüzyıllardan beri İslâm'ın bir mabed dini olarak gösterilmesine alı­şan cahil kalabalıkların son kuşakları, İslâm'ın bu akımlara bakış açısı hakkında hemen hiçbir bilgiye sahip değildirler. Kimisinin, ta­mamen ide­olojik ve si­yasi bir mücadele kampanyasına dönüştüğü bu düşünce akımları hakkında İslâm'ın acaba yargısı nedir ? Bunu birçok kimse me­rak etmemiş­tir. Örneğin bir Darwinistin, bir pozitivistin, bir sosyalistin kestiği yenir mi ? «Ben komünistim, ama aynı zamanda Müslümanım.» diyen bir kimse ile (İslâm'a göre) evlilik yapılabilir mi ? «Ben laikim ama yine de Müslümanım.» diyen bir kimsenin arka­sında namaz kılınır mı? Yani açıkçası bun­lar Müslüman sayılır mı, sayılmaz mı? İşte bu sorula­rın, Müslümanların geneli tarafından, ce­vaplarının araştırılmaması, çok önemli gerçekleri ön plana çıkarmakta­dır !

 

Avrupa'da yaşayan Müslümanlardan özellikle Hıristiyan kadınlarla ev­lenmek üzere anlaşanlar (İslâm'a göre bir zorunluluk yokken) neden bu ba­yanların Müslüman olmasını şart koştukları halde bir Darwinistin, bir pozi­tivistin, bir sosyalistin cenaze namazını kılmakta hiçbir engel görmemiş­lerdir? Çok ilginç değil mi?! Yüzbinlerce insa­nın bu tutumu acaba sırf bil­gisizlikle açıklanabilir mi?

 

Şu halde İslâm'ı bilmeden «Ben Müslümanım» diyenlerden çok, İslâm'ı kendilerine göre tanımlayanlar, bilgilerini yeniden gözden ge­çir­mek durumundadırlar. Bu nedenle de önce çağdaş fikir akımlarını, bu akımların Kur'ân gerçeklerine göre ne olduğunu, yani küfür, şirk, nifak, zendeka ya da irtidad gibi imândan koparıcı birer neden olup ol­madığını öğrenmek zo­rundadırlar. Aksi halde zimmetlerini İslâm'a ve Müslüman­lara ibra ettire­mezler.

 

Şimdi de bu akımları, tanımlarıyla ve amaçlarıyla inceleyelim (İslâm'la çeliştikleri noktalardan sebep) İslâm'ın bu akımlar hakkındaki yargısına ba­kalım.

 

 

Rasyonalizm:

 

Rasyonalizm, (fr. Rationalisme; İng. Rationalism) Usçuluk, Akılcılık demektir. Eski Arapçada: el-Aqliyye, Modern Arapçada: el-Aqlâniyye te­rimiyle ifade edilir. Rasyonalizm, bir felsefe ve kelâm terimidir; özetle açıklaması şudur:

 

Gerçekleri kavramak ve onları karşılaştırarak sonuçlar elde etmek, sırf akılla mümkündür; bilginin kaynağı olarak akıl, tartışılmaz bir önceliğe ve üstünlüğe sahiptir. İnsanın, bilinçli olarak yaptığı iş ve eylemler rastgele değil, bilakis il­ke­lere dayanır. İlkeler ise insan aklının ürünüdürler.  

 

Buna göre deneyin konusu olan «Madde», «Neden» ve «Yargı» bile akıl tarafından üretildikleri için gerçeğin saptanmasında esas olan de­ney değil, akıldır. Dolayısıyla insanın en gizli duygularında bile mate­matiksel ilişkile­rin bulunduğunu savunan ve aynı zamanda deneyi de hiçe saya­cak kadar yargıyı soyut bir nedenselliğe dayandıran rasyona­lizme göre "Allah, melek, ruh, cin, kıyamet, cennet, cehennem ve mu­cize gibi ger­çekler, ina­nılacak şeyler değildir."

 

Şu halde vahyi bir çırpıda inkâr eden rasyonalizm, sonuç itibariyle ma­teryalist bir düşünce akımıdır ve yorum gerektirmeyecek bir kesin­likle kü­fürdür.[60]

 

Vakıa, İslâm da akla gerektiği kadar önem vermiştir. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'in birçok ayetleri «akletmez misiniz?!»[61] ve «Akletmezler mi?!»[62] şeklindeki uyarılarla bitmektedir. Ancak aklın rolü ve görevi, hiç kuşkusuz sınırlıdır. Çünkü aklın da çok kere yanıldığı, bir gerçektir. Ne var ki İlk İslâm aydınlarından bazı şahsiyetler, aklı aşırı derecede ön plâna çıkarmış, bu yüzden ümmetin çoğunluğundan ayrılmışlardır. Bunlar İslâm tarihine Mu'tezilîler olarak geçmişlerdir. İlerde «Kelâmcı Kamplar» başlığı altında bu gruptan söz edilecektir.

 

Akıl elbette ki belli sınırlarda ölçü olabilir. Bu sınırlar içinde «Akılcı» olduğunu, ya da «Akılcı hareket etmek» gerektiğini söyleyen Müslümanı materyalist an­lamda akıl­cılıkla suçlamanın imkânı yoktur. Ancak akılcılığın - bi­limsel anlamda- söz konusu olduğu her yerde İslâm'ın ölçüleri hatır­lanmalıdır. 

 

Darwinizm:

 

« 19. yy. da yaşamış İngiliz düşünürü Darwin'in kurduğu bir naza­rıye, görüş. "Evrim teorisi: Tekâmül nazariyesi" adıyle de anılan bu gö­rüşe göre insan dahil bütün canlıların başlangıçta tek hücreli canlı ola­rak mey­dana geldiklerini, sonra tesadüfen nesilden nesile farklılaşıp başkalaştı­ğını, bu te­sadadüfi değişikliklerden çevre şartlarına uygun olanlara sahip canlıların yaşadığını, diğerlerinin yok olduğunu, böylece canlıların git­tikçe mükem­melleşerek bugünkü şekle girdiğini, insanın da maymun soyun­dan geldi­ğini iddia eder. Bu iddianın ortaya atıldığı zamanlarda canlı hüc­renin kim­yasal ve genetik yapısı bilinmiyordu. Hücre, canlının bir yapı taşı zannedili­yordu. Bugün elektromikroskop­lar sayesinde canlı­nın kim­yasal ve genetik yapısıyla ilgili büyük ve önemli keşifler yapıldı. Canlıların sahip oldukları vasıfların hücre çe­kirdeğinde yer alan ve gen­le­rin yapısını meydana getiren DNA denilen protein moleküllerinde na­sıl muhafaza edildiği ve bunların nasıl baba­dan oğula geçtiği açıklanmış­tır. Gerek genlerin, gerek hücrenin yapısında yer alan çeşitli protein mo­lekül­leri 20 çeşit aminoasit adı verilen  daha küçük parçacıkların çeşitli şekilde birleşmesinden meydana gel­miştir. Amino asitlerin meydana ge­lişi bir yana DNA moleküllerinin ve diğer pro­tein moleküllerinin her bi­rinin te­sadüfen meydana gelip gelemeyeceği ma­tematik olarak hesap­lanmıştır. Bir hücredeki tek bir molekülün meydana gelişi ihtimali l sayı­sının önüne 240 tane sıfır ko­yarak elde edilen sayı kadar molekül mey­dana gelse bunlardan yalnız biri işe yarayan bir molekül olabi­lirdi. Tesadüfen bu ka­dar çok sayıda kimyasal birleşim olabilmesi için kâinatın ömrünün tril­yonlarca defa katlanarak daha fazla zamanın geçmesi gerekir. Daha doğrusu imkân­sızdır. Canlı hücrenin bütün moleküllerinin bu şekilde te­sadüfen bir araya gelip hücreyi meydana getirmelerini hayal etmek bile imkân dahi­linde de­ğildir.

 

Tesadüfen bir hücrenin meydana gelişini açıklamak imkânsız olunca yeryüzündeki bunca canlının tesadüfen meydana geldiğini iddia etmek ise ilim ve akıl dışı bir vehimden başka bir şey değildir. İlim adamlarının la­bo­ratuarda yaptıkları çalışmalar sonunda bir canlının değişip başka bir canlı haline gelemeyeceği de ispatlanmıştır. Sirke si­neği üzerinde yapılan deney­ler sonunda sinekten daha mükemmel bir canlı meydana gelme­miş, aksine kesik kanatlı, hastalıklı, sakat bir yavru sinek doğmuştur. Canlılar "mütas­yon" denilen bir kazaya uğra­dıkları zaman ancak sakat bir yavru meydana geliyor. Kazaya uğrayan bir araba, jet uçağına dönüşmez, sadece kazalı bir araba meydana gelir. Tek hücreyi yaratan da insanı yara­tan da birdir. O da atomdan yıldızlara kadar her varlığın yaratıcısı olan Allah'dır.»  [63]

 

Evet işte bu sözlerin özetlediği ve eleştirdiği Darwinizm, ilim otori­te­leri tarafından da tutucu ve tutarsız olarak nitelenmişitir. Çünkü Darwin, teori­sinde beslenme ve çevre şartlarının canlı hücreleri üze­rinde kökten değişik­liklere neden olduğunu ve bu suretle de aynı kök­ten gelen canlıla­rın, son­raki kuşaklarının çok farklı türler şeklinde or­taya çıktıklarını ileri sürmüş­tür.

 

Yine işbu Darwin, canlılar arasındaki zayıf-güçlü mücadelesinde ge­nel olarak güçlünün, yaşama şansına sahip olduğunu, bu nedenle tabi­atta güçlü lehinde sürekli bir ayıklanma olayının cereyan ettiğini ileri sürerek ayık­lanmayı tabiatın bir çeşit kendi kendini yaratması şeklinde açıklamış­tır.

 

Charles Darwin'in, 1859 da yayımladığı «Doğal Ayıklanma yoluyla Türlerin Oluşumu»[64] adlı eserinde ileri sürülen tez, içerik bakımın­dan Allah(cc)'ı ve O'nun kâinât üzerindeki mutlak egemenliğini tanı­ma­makta, O'nun kendine özgü yaratma sistemini yalanlamaya dönük bir açıklama or­taya koymaktadır.  Bu nedenle Darwinizm kâfirâne bir anla­yış­tır. Bu düşün­ceyi doğrulayan ve benimseyen kimse aynı za­manda Kur'ân gerçeklerini kabul edemeyeceğinden kâfirdir. 

 

Pozitivizm:

 

Bunalımlı bir Fransız filozofu olan Auguste Comte,[65] tarafından or­taya atılmış iki yönlü felsefi bir teoridir. Birinci yönüyle pozitivizm, sos­yal ev­rimi konu alır. Sosyolojiyi tarih sürecinde bireyden aileye, aileden top­luma ve toplumlararası ilişkilere varan bir gelişme olarak açıklar. Bu teze bakıla­cak olursa dinsel inanışlar da bu evrime paralel olarak zaman içinde değiş­meye mahkûmdur. Dolayısıyla "«Din» denen şey, ortamın ve çeşitli etken­lerin yönlendirmesi altında bulunan insan düşüncesinin ürünü­dür."

 

Nitekim bu nedenledir ki Auguste Comte, pozitivizmin ikinci yö­nüyle insana tapmayı bir din olarak öngörmüştür.[66]

 

«Pozitif» terimi, çeşitli konularla ilgili olarak özel anlamlar verir. Örneğin mantıkta «olumsuz»'un, matematikte ise «eksi»'nin karşıtı­dır. Bilgi konusunda ise «varlık nedeni bilinmediği halde deney tara­fından ta­nıtılan, var olanı tesbit eden, olması gerekeni açıklayan»[67] an­lamına ge­lir. Öyle ise deney ile tesbit edilemeyen vahyin gerçeklerin­den hiçbiri po­zitif değildir. Yani pozitif düşünceye göre bunlar yok sayı­lır­lar. Tabiatıyla bütün bu kanâatler, dinleri bir ilkellik, bir hayal ürünü olarak değerlen­dirmekte, dolayısıyla Allah'ı ve O'nun mesajlarını yok saymak­tadır. Bu nedenle Pozitivizm de kâfirâne bir düşüncedir ve bu düşünceyi aynen be­nimseyen her insan kâfirdir. 

 

İşte laiklik esasen bu düşünce üzerinde temellendirilmiştir. Bu ne­den­ledir ki laikler din işlerinin devlet işlerinden ayrılmasını savunur­lar. Çünkü din işlerinin kaynağı vahiydir. Laiklikte ise vahyin yeri yok­tur. Ancak burada laiklikle ilgili olarak iki nokta çok önemlidir.

 

Bunlardan birincisi: Din işlerini devlet işlerinden ayırmanın müm­kün olup olmadığıdır ki bu, konumuzun dışında kalır.

 

İkinci nokta ise: Laikliği bir dünya görüşü olarak benimseyen kim­se­nin aynı zamanda hem laik, hem Müslüman olmasının mümkün olup olma­dığıdır. Konumuzu yakından ilgilendiren bu noktanın açık­lığa ka­vuştu­rulması ise bilimsel sorumluluk açısından zorunludur. Bunu yapa­bilmek için elbette ki her şeyden önce  laiklikle İslâm'ı karşı­laştırmak ge­rekir. İşte bu suretle ancak ikisi arasındaki benzerlikler ya da aykırılıklar ortaya çıkacak ve bir kimsenin, aynı zamanda hem laik, hem Müslüman olup olmayacağı ortaya çıkacaktır. Fakat laiklik şim­diye kadar yetkili bir otorite tarafından henüz bilimsel olarak tanım­lanmamıştır. Bu nedenle laiklik-İslâm karşılaş­tırmasına esneklik ge­tirmek ve bundan sağlıklı bir sonuç çıkarabilmek ama­cıyla laiklik için mümkün olduğu kadar farklı bir­çok tanımlar yapmak ve bu tanımlar­dan her birine giren düşünce biçi­mini İslâmla karşılaştırmak bu soruna bir nebze ışık tutacaktır.

 

Bu konuda akla gelebilecek altı tanım vardır:

 

1- Laiklik: Din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıdır.

 

2- Laiklik: salt bir hoşgörüdür.

 

3- Bütün din ve inanışlar karşısında Tam bir tarafsızlıktır.

 

4- Dinsizliktir.

 

5- Salt bir din düşmanlığıdır.

 

6- Bunların birkaçını içine alan bir anlam taşır.

 

Hemen ifade etmek gerekir ki, birinci hayalî tanımda olduğu gibi eğer laiklik din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılması anlamına geli­yorsa bu, Kur'ân'ın ve İslâm'ın bütünlüğü ilkesine aykırıdır. Bu nok­tada İslâm ile la­iklik arasında açık bir uyuşmazlık vardır. Buna rağmen bilerek ya da bilme­yerek «Ben laikim, ama aynı zamanda Müslümanım» diyen kimse hem la­iklik açısından, hem İslâm açısından çelişki içindedir. Ancak laik­lik, bir dogmaya dayanmadığı için bu kimse, her şeye rağmen herhangi bir yoruma tutunarak belki laik olduğunu kanıt­layabilir, ancak Müslüman olduğunu kanıtlayamaz.

 

İkinci tanıma göre laiklik eğer salt bir hoşgörü ise bunun İslâm'la çeli­şen hiçbir yanı yoktur. Onun için laikliği böyle sanarak hem laik, hem de Müslüman olduğunu ileri süren kimse için imânî bir endişe söz konusu olmamalıdır. Ancak böyle bir yaklaşımın mantıklı bir açık­lamaya dayana­bi­leceği şüphelidir. Çünkü İslâm'ın bir özelliği olan hoş­görünün İslâm'dan ayrı bir anlayış olarak adlandırılması mantıksal bir çelişkidir. Aynı zamanda laikliği böyle anlayan insan, birinci tanımdaki görüşü inkâr etmiş sayılır ki genellikle laik düşünce bu tanım içinde empoze edil­mektedir.  

 

Eğer laiklik: «bütün dinler ve inanışlar karşısında Tam bir tarafsız­lık­tır,» diye tanımlanacak olursa böyle bir anlayışın İslâm'la uyuşan hiçbir yanı yoktur. Çünkü İslâm'a göre: İslâm'dan başka hiçbir hak ve ge­çerli din ve dünya düzeni yoktur.[68] Binaenaleyh bütün dinler İslâm'a göre ba­tıldır, geçersizdir. Tabiatıyla bu yargı, İslâm'ın, diğer dinlere düş­man ol­duğu ve onları hedef aldığı anlamına asla gelmez. İslâm, bü­tün insanları hak ve ada­let divanında barışa ve yardımlaş­maya çağırır, yürür­lükte ol­duğu topraklar üzerinde bütün kâfir vatan­daşların da ay­nen Müslüman­lar gibi yaşamla­rını, hak ve özgürlüklerini teminat al­tına alır. Yalnızca tüm dinlerin artık geçer­siz olduğunu ilan eder ve bü­tün insan­lığı, Kur'ân'a inanmaya çağırır; Onları hanîf dinin bayrağı altında ve tevhid inancı etrafında birliğe davet eder. Dolayısıyla laikliği bütün din­ler ve ina­nışlar karşısında tam bir taraf­sızlık olarak anlayan, bununla birlikte hem laik, hem Müslüman olduğunu ileri süren kimse yine çe­lişki içindedir ve İslâm Dini ile hiçbir ilişkisi yok­tur.

 

Laiklik eğer sıf dinsizlik demek ise bu takdirde ne İslâm'ın laiklikle kar­şılaştırılması için artık mantıklı bir neden kalmış olur, ne de hem laik, hem de Müslüman olduğunu ileri süren bir insanın bu yoldaki sözleri herhangi bir tartışmaya konu olabilir.

 

Laikliğin sırf din düşmanlığı olarak tanımlanması durumunda da so­nuç değişmez. Ancak bu anlayışın sırf dinsizlik, ya da sırf din düş­manlığı şeklinde tanımlanmasına, laiklerin «Evet» diyebileceği ihti­malden uzak­tır. Çünkü eğer böyle bir anlayış ve tutum içinde olduklarını açığa vuracak olurlarsa yalnızca Müslümanları değil, dünyadaki tüm inançlı insanları karşılarına alacaklarını bilirler. Bu da laikliğin mantık ölçülerine, insan haklarına ve ahlâk kurallarına ne kadar aykırı düştüğünü ortaya sermek bakımından ibret vericidir !

 

Laik anlayış eğer bu tanımlardan birkaçının ortak konusu olabilirse bu takdirde yukarıdaki sonuçlardan yine biriyle açıklanmak duru­munda ka­la­caktır. Sonuç bu olunca da Laikliğin İslâm'la çakışabilmesi mümkün gö­rülmemektedir.

 

Dolayısıyla hem laik, hem aynı zamanda Müslüman olduğunu ileri sü­ren insanın açık bir çelişki içinde olacağı gerçek anlamda ortaya çık­mak­tadır. Unutmamalıdır ki laik bir dünya düzenini onaylayan, ya da benim­seyen bir kimse, aynı zamanda laik olduğunu ilan etmiş sayılır. 

 

Sosyalizm: 

 

Eflatun'la başlayan devletçilik anlayışı, Karl Marx'a kadar birçok fi­lo­zof, siyaset ve ilim adamı tarafından yüzyıllar boyu işlenmiştir. Ancak bu anla­yış, sosyalizm olarak materyalist bir temele oturtulun­caya kadar in­sanlık ta­rihinde vicdânî bir konu olmamıştır.

 

Şu halde sosyalist düşünce konstrüksiyonunda iki ayrı yapı taşı var­dır. Bunlardan biri, belli bir siyasi düzenin sosyal ve ekonomik yön­den açık­la­masıdır ki sosyalizm bu yönüyle konumuzun dışında kal­maktadır. İkincisi ise, bu düzenin materyalist ideolojisidir. Sosyalizmin konumuzu ilgilendi­ren yönü işte budur.

 

Materyalizm, esasen ilim adamları tarafından çok eskiden defalarca yar­gılanmış ve çürütülmüştür. Özet olarak materyalizm: «Maddenin kendi kendini yarattığı» temeline dayanır ve başta Allah Teâlâ olmak üzere, vahyi, peygamberleri, bütün dinleri ve metafizik değerleri inkâr eder; Bunların tümünün hayal ürünü ve safsatadan ibaret olduğunu sa­vunur. 

 

Şu halde sosyalizmi bu anlamda benimseyen bir kimse ideolojisine na­sıl bir ad verirse versin, (yani ister, komünizm desin, ister solculuk de­sin, ya da ister demokrasi desin) Müslüman olduğunu hiçbir surette ka­nıtlayamaz.

 

 

İMÂN KAVRAMI:

 

Sözlük Anlamı:

 

Yukarıda «Din, imân, İslâm, amel ve ahlâk kavramları arasındaki ilişki» başlığı altında kısaca tınamlanan İmân, basit anlamda inanmak demektir. İnanmak çok karmaşık içsel bir olaydır. Bu nedenle inanmayı so­mut bo­yutlar içinde tanımlamak güçtür.

 

İnsanın herhangi bir konuda olumlu ya da olumsuz bir hükme va­ra­bilmesi onun, ya duyularına dayanarak, veya bazı verilerden hareket ede­rek ikna olmasıyla ancak kesinlik kazanır[69] ki bu olay tamamen insanın iç dünyasında gerçekleşen kişisel bir onaylamadır. Hiçbir kuş­kuya mahal kalmayacak şekilde insanın, matematiksel bir kesinlikle hükme varması ise -konuşarak ya da işaretle bu gerçeği dışa vurma­dığı sürece olay - tama­men vicdan ve zihin arasında gizli kalır ki böyle bir hüküm, ait olduğu vicdanın dışında başka bir insanın kesin yargı­sına konu olamaz.

 

Burada, üzerinde durulması gereken bir nüans vardır. O da «inanmak» ile «imân etmek» arasındaki inceliktir. Bu inciliği çok iyi kavrayabilmek için özellikle  «imân» kelimesi üzerinde biraz durmak gerekir.

 

 İmân sözcüğü ve türevleri, Kur'ân-ı Kerim'de yüzlerce kez geçmektedir. Tabiatıyla bu kelime Arapçadır ve İslâm'dan önce de Araplar tarafından kul­lanılmıştır. Ancak başka dillerde bu kelimeyi tam olarak karşılayabilecek bir sözcük bulunmamaktadır. Onun için Türkçeye «inanmak» diye tercüme edilmişse de bunun, «imân» kelimesindeki inceliği yansıtamayacığını hatır­latmakta yarar vardır. 

 

 İmân, Arapçada sözlük anlam olarak: Saygın bir şeyin varlığına, (onu akılla ve duyularla kavramadan)  inanabilmektir.

 

Gerek tefsir âlimleri, gerekse dil uzmanları tarafından bu kelime hak­kında şimdiye kadar yapılmış olan açıklamalar, insanın dikkatini önemli bir nokta üzerinde yoğunlaştırmaktadır. O da insanın, gerçek olan bir şeyi, somut biçimde ve fizik boyutlarda kavramadan onun var olduğunu kesin biçimde ve heybetlenerek kabullenmesidir; Daha doğrusu kabullenebilme­sidir.

 

Şu halde imân etmek: Allah'ın rast getirmesiyle İnsanın, içsel bir inanma, ve kabullenme yetenegi sayesinde madde ötesi gerçeklerin varlı­ğını - tanıma sığmaz duyumlarla - algılayabilmesidir. Evet işte imân bu ka­dar karmaşık bir olaydır. Onun içindir ki bazen eğitimsiz bir insan, imân edebilirken, entellektüel bir kişi bu içsel yeteneği gösterememektedir.

 

Bu değerlendirmeden şu üç noktayı saptayabiliyoruz:

 

1- İmân (sözlük anlamıyla): İnsanın, kutsal ve saygın bir şeye, iç dünya­sında kuş­kuya yer kalmayacak kesinlikte ve heybet duyarak inanması de­mektir.

 

2- İmân dışa vurulmadığı sürece (Allah'dan başka) hiçbir kimse ta­ra­fından bilinemez.

 

3- Bu nedenle imân, gizli kaldığı sürece, ait olduğu vicdanın dışında hiçbir kimse tarafından olumlu ya da olumsuz değerlendirilemez. Yanî sorgu­lanamaz, mahkûm edilemez, herhangi bir hükme bağlanamaz.

 

Bu üç tesbitten izafi olarak birtakım zorunlu sonuçlar ortaya çık­mak­ta­dır ki bunlar inanma olayının çok yönlü olduğunu göstermekte­dir. Dolayısıyla insan topluluklarının yaşam disiplininde temel bir mü­eyyide olan Allah'a imânın, özellikle bu açıdan taşıdığı önem üzerinde durul­maya değer.

 

Sosyal Ve Toplumsal Faktör Olarak İmân:

 

Bilindiği üzere insanın, «konuşan hayvan», «düşünen hayvan» ve «gülen hayvan» gibi ilim dilinde çeşitli tanımı yapılmıştır. Ancak bun­lar­dan pek de önemsiz olmayan bir diğer tanımını da şöyle yapmak müm­kün­dür: İnsan, inanan hayvandır. Çünkü inanmak basit içgüdü­sel bir olay de­ğil, bilakis psiko-entellektüel bir gerçektir; Zihinsel bir muhake­menin kesin sonucudur. Nitekim bu nedenledir ki «taklidi imân» ın bir değeri yoktur. Çünkü taklîdi imânda muhakeme ve değer­lendirme yok­tur.

 

Kişinin kendi vicdanında yaşayarak irâdesiyle ve belki birçok iç he­sap­laşmalardan sonra vardığı inanç denilen olay, konusuna göre önem taşır. Hele kişi, bu inancı başkalarıyla paylaşmak durumunda ise kuş­kusuz olay artık kişisel olmaktan çıkar. «Din kardeşliği» ya da «İmân kardeşliği» kurumu, işte bu olguyla varlık göstermiştir. İnsanlığın hayat seyri içinde da­ima büyük önem taşımış olan Allah Teâlâ'ya ve kutsal değere imân ko­nusu hiçbir za­man kişisel boyutta kısıtlı ve gizli kalmamış, bilakis sos­yal ve toplumsal gerçek­lerin en önemli dinamiklerinden biri olarak her çağda ön plana çıkmıştır.

 

Şunu unutmamak gerekir ki hemen bütün uyuşmazlıkların temel ne­deni felsefî ve imânîdir. Bunun istisnaları çok azdır. Görünürde sırf maddi çıkar kavgasından başka bir şey olmayan pek çok uyuşmazlıkla­rın arka pla­nında, (genellikle tarafların, birbirlerine karşı iç dünyala­rında) gizli bir ça­tışma vardır. Keza birlik, beraberlik ve uyum içinde olanların da genellikle ortak kutsal değerlere sahip bulundukları bir gerçektir.

 

Tarih boyunca devletler, milletler, kabileler, aşiretler, bloklar, si­yasi par­tiler, dernekler ve kuruluşlar arasında ortaya çıkmış, pürüzlerin, patlak ver­miş savaş­ların birçoğu, temelde karşıt tarafların vicdânî yargıları ara­sındaki aykırı­lıklardan kaynaklanmış, ancak strateji gereği, görünürde siyasi birta­kım çıkarlara, ekonomik ve sosyal nedenlere dayandırılmış, ya da öyle gös­te­rilmek isten­miştir; tıpkı günümüzde bütün şiddetiyle sürmekte olan «medeniyet savaşları»nın bu şekilde yorumlanıyor olması gibi...

 

Örneğin yakın geçmişte insanlık dünyasının yaşadığı, (komünist blokla kapitalist blok arasındaki) çatış­maların temel nedeni yine bu idi. Siyasi ve ekonomik olarak gösterilen nedenler ikinci derecedeki dış fak­tör­lerden başka bir şey değildi. Kapitalist dünyanın temsilcileri, metafi­zik ger­çeklere yer veren ortak bir inanışa sahip idiler; Buna karşın ko­münist blokun tem­silcileri, ma­teryalist bir vicdanın itici faktörü ile ha­reket edi­yorlardı. Dolayısıyla bu iki blok arasındaki farklı dünya görüşü işte bu vic­danî çatış­manın yal­nızca dışa yansıyan ikinci derecedeki gö­rüntüsü idi. Bu sebepledir ki din ve mezhep savaşları, yalnızca ortaçağ Hıristiyanlık dün­yasında ce­re­yan eden kanlı olaylarla sınırlı kalmamış­tır. Bilakis günümü­zün demokra­tik ve özgürlükçü (!) milletleri ara­sında patlak veren savaşla­rın hemen hepsinin de ana sebebi, tarafların farklı dinlere, farklı mez­hep ve inanışlara bağlı olmasından ileri gel­mektedir. Türkiye ile Avrupa Birliği arasında yaşanan sıkıntılar gibi.

 

Bu konuda uzak ilgilere tutunmaya ve dışarıdan örnekler vermeye de aslında pek gerek yoktur. Çünkü Türkiye'de yaklaşık iki asırdır İslâm'a açıkça diş bileyen bir kesimin bağlı olduğu din ve kültüre bakarsanız, bu sorunun yine kamplar arası inanç farklarından kaynaklandığını hemen görürsünüz. Evet ikiyüz yıldır bu topraklar üzerinde çekişen taraflardan biri, vaktiyle İttihad ve Terakki Partisi idi. Osmanlı Devletinin zayıfladığı ve artık yıkılmak üzere olduğu günlerde ancak örgütlenmeyi başarabilen bu partinin hemen bütün üyeleri, Yahudi ailelerin soyundan geliyorlardı. En az ikiyüz yıl önceden adlarını ve sözde dinlerini değiştirerek müslüman toplumun içine sızabilmiş olan Balkan yahudileri, bu derece sinsi bir yolla ve gerçek kimliklerini bu kadar uzun bir zaman boyunca gizleyebilecek bir azim ve irade ile nihayet emellerini gerçekleştirdiler. Hem İngiliz, Fransız ve İtalyanlarla işbirliği yaparak bir Ümmet devletini ve cihan imparatorluğunu yıkmayı, hem onun enkazı üzerinde kurulan en stratejik devletin yönetimini ele geçirmeyi, hem de bu dev enkazın üzerinde kurulan bütün devletçiklerin arasını açarak onları birbirine düşman yapmayı başarabildiler! İşte bu olay, hemen her gün tartışılan siyasi birçok nedenin ötesinde ve gerçek anlamda din ve inanç farklarının, coğrafyamızda ortaya çıkmış çarpıcı bir sonucudur.

 

Aynı şekilde 11 Eylül 2001 tarihinde Amerika'da meydana gelen kamikaze olayına ve ondan sonraki gelişmelere kaynaklık eden nedenler -zorlanarak inkâr edilse bile- temelde din ve inanç farklarından kaynaklanmıştır. Afganistan ve Irak'ın Amerika Birleşik Devletleri tarafından uğradığı kanlı işgal olayları, tam anlamıyla medeniyetler savaşının çarpıcı birer örneğidir. Bunun bir haçlı savaşı olduğu bizzat devrin ABD Başkanı George W. Bush tarafından bir kez de olsa telaffuz edilmiştir. 

 

Kur'ân-ı Kerîm de bu noktayı çarpıcı bir şekilde ortaya koymaktadır. Müşriklerin, (akrabaları bile olsa) mü'minlerle yaptıkları sözleşmelere hiçbir zaman bağlı kalmayacaklarını, yani fırsat buldukça Müslüman­ları ar­ka­dan vurabileceklerini ifade etmekte[70] , buna karşın mü'min­le­rin, (yabancı bile olsalar) birbirlerinin dostu ve can yoldaşı olduklarını açıkça kaydetmek­tedir.[71]

 

Bu da demektir ki inanç farkı, kan bağına ya da birçok ortak değer­lere rağmen, bireyler ve toplumlar arasında nasıl ki büyük uçurumla­rın mey­dana gelmesine neden oluyorsa, inanç birliği de tam tersine de­ğişik köken­lerden gelen fertleri, millet ve toplulukları birbiriyle kaynaştırabilmek­te­dir. Bunu gerçek anlamda sağlayan İslâm, bütün mü'minleri kardeş ilan et­miştir.[72] Dolayısıyla imânın toplumsal fonk­siyonu İslâm'da çok büyük­tür. Özellikle kardeşlik ruhunun ve toplum disiplinin sağlanmasında çok etki­lidir.

 

Sonuç olarak şuna inanmak gerekir ki insanlar var oldukları sürece inanç, onları her zaman meşgul edecek, birlik ve beraberliğin teme­linde ol­duğu kadar savaşların, anlaşmazlıkların ve sosyal patlamaların da arka pla­nında etkisini daima sürdürecektir. Unutulmamalıdır ki in­sanları din­sizlik şemsiyesi altında toplamayı hedefleyen hümanizm gibi düşünce akımları­nın da felsefe ve doktrinlerinin temelinde (farklı inanışlara karşı inançsız­lığı savunmak)  gibi ortak bir ilke bulunsa bile, sonuç itibariyle konu yine vicdânî ve imânîdir.

 

 

İmân Sözcüğünün Terimsel Anlamı ve İmân-Vicdan Sorunu

 

«İmân» Kur'ânî bir kavramdır ve: Kur'ân-ı kerim'in sunduğu gerçek­lerin tümüne -bir bütün olarak, evrensel boyutta - inanma olayının adıdır.

 

Bu vicdani olay, hiçbir dinde İslâm literatüründeki kadar mü­kemmel ve açık olarak tanımlanamamıştır. Budizm, şintoizm ve maniheizm gibi putpe­rest dinler şöyle dursun, Yahudilik ve Hıristiyanlık gibi mu­harref-kitabî dinlerde bile imânın derli toplu birer tanımı yoktur. Yani bu dinlerin her birine göre inancın nasıl olması gerektiği, kesin ifade­lerle tanımlanama­mıştır. Halbuki İslâm'da başta Kur'ân-ı Kerîm olmak üzere bütün akâid kitapları imân kav­ramını pek esaslı ifadelerle tanım­lamışlardır. Bütün bu tanımların özü ise şudur:

 

«İmân: Kalb ile tasdik, dil ile ikrardır.» Bunun kısa anlamı ise, Başta Allah Teâlâ'nın varlığına ve birliğine, sonra da O'nun, elçisi Hz. Muhammed Mustafa (sav)'ya vahyederek bildirdiklerinin tümüne bir­den içtenlikle inanmak ve bu inancı dille açıklamaktır. Böyle inanan kimseye «mü'min» denir.

 

Aslında bir kimsenin, yukarıda ifade edilen gerçeklere, sadece içten­likle inanması o kişide imânın oluşması (yani mü'min olabilmesi)  için sırf Allah ile ilişkisi bakımından yeterlidir. Çünkü temelde imân içsel bir olaydır. Ancak inanan kişinin bu inancı başkalarıyla paylaşması gibi sosyal bir vakıa vardır. İnanç birliği denilen bu gerçek, sosyal ve top­lumsal ya­şamda daima bir ölçü olarak kabul edilmiştir. Bugün laik dev­letlerde bile vatandaşların kimlik kartlarında din hanesi bulunmakta­dır ki bunun amacı, kişinin hangi imân grubuna bağlı olduğunu sap­tamaktan başka bir şey değildir. Buna rağmen içtenlikle inanmayan, ya da inanılması gereken gerçeklerin tümüne birden değil de bir kısmına inanan kimseler de çoğu­ kez inanmış gibi gözükebilmektedirler. Özellikle Müslüman toplumlar içinde Kur'ân'ın ölçüleri çerçevesinde inanmış gibi gözüken insanların sayısı bugün gerçek anlamda imân etmiş olanların sayısından kat kat faz­ladır. Dolayısıyla imân sözcüğü­nün terimsel anlamını belirlemede öteden beri kullanılagelen «dil ile ikrar» unsuru, daima spekülatif amaçlara konu olabilir. Bu nedenledir ki yalnızca dil ile ikrar da ikinci şahısların kesin bir yargıya sahip ola­bilmeleri için yeterli değildir. Bunun yanında kişinin, başkaları karşı­sında imânını birçeşit deklare etmesi zorunluğu vardır.[73] ki bu da (sürekli bir şekilde) İslâm'ın kaçınılmaz emirlerini yerine getir­mek ve yasaklarından sakın­makla ancak ortaya konabilir. Bunu bir yaşam bi­çimi olarak sürdürenler el­betteki vicdanlarındaki içtenliği kanıtlamış olurlar. Buna karşın kaçamaklar arasında bocalayanlar da ruhlarına yer­leşmiş olan hastalığı her zaman giz­leme imkânını bulamazlar!

 

Her şeye rağmen İslâm'a göre kişi, ancak dış görünüşü ile, yani söz ve eylemleriyle yargılanabileceği için imân konusunda esas olan, vic­danın araştırılmamasıdır.[74] Bu nedenledir ki: «vicdan teharri edilmez» hükmü, İslâm'da bir kanun maddesidir. Bunun ise günümüz Türkçesiyle anlamı şudur: vicdanlarda gizli bulunan inanış ve düşünceleri araştırmaya hiç kimsenin yetkisi yoktur.

 

 

İmânın Niceliği

 

Kur'ân-ı Kerîm'de insanlığa sunulmuş çeşitli bilgiler vardır. Bunların arasında bazıları özet ve globaldir. Melekler, peygamberler ve ilâhî kitaplar gibi... Bunların her birini bizzat adıyla ayrı ayrı tanımak mümkün değildir. Çünkü böyle ayrıntılı olarak bildirilmemişlerdir.[75] Dolayısıyla bunların varlığına toplu olarak inanmak gerekir ki buna «icmâlî imân» denilmiş­tir.

 

Kuşkusuz insanlar eğitim ve kültür bakımından farklı düzeylere sa­hip­tirler. Bazı kimseler kâinâta, eşya ve olaylara çok yönlü açılardan baka­bildik­leri ve olup biten esrarengiz hadiselerin sebep ve sonuçları üzerinde derin derin düşünebildikleri halde birçok kimseler, gözlerinin önündeki şey­lerin; hemen hergün karşılaştıkları tekdüze hayat mesele­lerinin üzerinde bile bi­razcık muhakeme yapamayacak kadar basit kafa yapısına sahiptirler. Çeşitli psikolojik durumlarını ve yetişme tarzla­rından ileri gelen değer yargılarını da hesaba katarsak anlayış, duygu ve idrak bakımından insanla­rın ne kadar farklı düşünce yapılarına sahip oldukları tahmin edilebilir. Bu çeşitliliğe rağmen insan, kendisini yara­tan gücü keşfedebilecek mini­mum bir kavrayış potansiyeline sahiptir. İşte bu nedenledir ki her akıllı ve ergin kişi Kur'ân'ın mesajını aldık­tan sonra en az, Allah'dan başka bir yaratıcı bu­lunmadığına ve Hz. Muhammed'in Allah tarafından insanlığa gönderilmiş en son elçi olduğuna inanmak zo­rundadır. Bazı akademis­yenler, bu kadar­lık kısa bir inanma şekline de yine «icmâlî imân», yani özet ve toplu imân adını vermişlerdir.

 

Takdir edilmelidir ki İslâm Dini ile yeni şereflenecek her insana, ilk önce sadece bu düzeyde bir imân aşılanır. Ayrıntılı bilgiler ise ona daha sonra hazmettirilerek tedricen verilir.

 

Bundan da anlaşılacağı üzere imânın nicelik açısından, insandan in­sana değişebileceği, açık bir gerçektir. Kimi insan inanmak duru­munda olduğu birçok şeyleri ayrıntılarıyla öğrenebilecek imkânlara sa­hipken, ki­misi de bu bilgilerden yalnızca bir kısmını öğrenebilecek du­rumda olabilir. Binaenaleyh kısaca Allah Teâlâ'ya, Hz. Peygamber (sav)'e ve Kur'ân-ı Kerîm'e -bir bütün olarak - inanmaya «icmâlî imân» denmiştir ki bu, özet ve toplu bir inanış anlamına gelmektedir.

 

Kur'ân-ı Kerîm'de, global bilgilerin yanında belirgin olanlar da vardır. Örneğin Allah Teâlâ'nın, bizzat kendi yüce sıfatları hakkında bildirdikleri, ayrıca birçok peygamberin ve bazı meleklerin adları, emir ve yasaklar bu bil­gilerdendir. İşte bunlara inanmaya da akâidin akade­mik dilinde «tafsilî imân» denmiştir.

 

Tafsilî imân da üç derece olarak düşünülmüştür .

 

Birinci Derecesi: İnsanın,

 

a)       Allah Teâlâ'ya,

b)      Hz. Muhammed'in, Allah'ın elçisi olduğuna,

c)       Öldükten sonra tekrar dirileceğine inanmasıdır.

 

İkinci Derecesi:

 

a)       AllahTeâlâ'ya,

b)      Meleklerine,

c)       Kitaplarına,

d)      Gönderdiği bütün elçilerine,

e)      Ahiret Gününe,

f)         Hayrın da, şerrin de Allah Teâlâ'nın yaratmasıyla meydana geldiğine inanmaktır.

 

Üçüncü Derecesi ise: Kitap ve sünnetle kanıtlanmış gerçeklerin her bi­rini ayrı ayrı bilmek ve onların hepsine birden inanmaktır. Bu dü­zey­deki bilgi «farz-ı kifâyedir. »[76] Şu varki gerek birinci, gerekse ikinci dere­cede tafsilî bir imâna sahip bulunanların, üçüncü derecede tafsilî imân kapsa­mına giren diğer bütün gerçeklerden hiçbir tanesini yalan ve asılsız kabul etme­miş olmaları şarttır. Aksi halde mü'min sayı­lamaz­lar.

 

İmânın gerek icmâlî ve tafsilî olarak, gruplandırılması, gerekse tafsilî imânın üç mertebede derecelendirilmesi imân kavramının özüyle ilişkili bir konu değildir. Belki akâid âlimlerinin öngördüğü bir açık­lama meto­du­dur. Asıl olan, kişinin, inanılması gereken bütün Kur'ânî gerçekleri benim­semesidir. Ancak bu mesele, sanıldığı kadar herkes için kolay değil­dir. Takdir edilmelidir ki gerek Kur'ân-ı Kerîm'in, ge­rekse Hz. Peygamber (sav)'in tüm yaşamıyla ortaya koyduğu İslâmî uy­gulamayı olduğu gibi öğ­renmek ve kabullenmek her şeyden önce bir zaman ve eğitim meselesidir. Dolayısıyla İslâm'â yeni girmiş bir kimse şöyle dursun, İslâmca yaşanan bir ortamda gözlerini dünyaya açan insan bile mükem­mel bir aile içi eğitimiyle destekli özel akademik bir öğrenim sayesinde ve uzun bir zaman zarfında ancak bu konudaki azamî bilgileri elde edebil­mektedir. Bu nedenle inanılması gereken gerçeklerin tümünü birden hemen öğren­mek ve bunları haz­metmek kolay değildir. Çözüm olarak başvurulacak yöntem, önem sı­rasına göre imânî gerçekleri öğrenmeye ça­lışmak, ve git­tikçe ilerleyen bir tempo ile bu bilgileri ve oluşmaya başlayan imânı takviye etmektir.

 

İşte yukarıdaki gruplandırma, kısaca bunu anlatmaktadır. bu ise esasen İslâm'da mükemmel bir eğitim stratejisinin varlığını kanıtla­maktadır ki bu suretle kişinin, öğrenme düzeyine ve kavrayış gücüne paralel olarak hem inanma duygusu zaman içinde güçlenecek, hem de yüreğinde oluşan imânın kapsamı nicelik bakımından gittikçe gelişe­cektir.

 

Akademisyenler, imânı ayrıca: Taklîdî, tahkıykî, makbul, merdûd, mâsum, matbu ve mevkuf olarak da kısımlara ayırmışlardır.

 

Taklîdî İmân:  Kişinin hiçbir kanıt aramadan, araştırıp inceleme­den, anne ve babasından, çevresinden, duyup öğrendikleriyle yetinerek, temel Kur'ânî gerçeklere inanmasıdır.

 

Çok rastgele ve safça bir inanış şekli olan taklîdî imânda kişinin ya­ratı­cıyı, eserlerini ve mesajlarını hiç derinden düşünmemesi bir umur­samaz­lıktır. Bundan dolayı her an imânî bir tehlike ile karşılaşabilir. Özellikle İslâm'a karşı her çağda düzenlenen komploların daha çok vicdana yönelik olduğu dikkate alınacak olursa taklidî imânla yetin­menin gerek kişiyi, ge­rekse toplumu hedef alan Yahova şahitliği, Darwinizm, pozitivizm, hü­ma­nizm, laisizm ve Türkiye'de Millî Türk Dini olarak yerleştirmek istenen modern putçuluk gibi yıkıcı akımların ne kadar kolay so­nuç almasına yarayacağını tahmin etmek güç değildir.

 

Bu nedenle meseleye toplumsal açıdan da bakmak gerekir. Kuşkusuz başta anne ve babalar olmak üzere imânlı yöneticilere, eği­timcilere ve âlim­lere bu konuda büyük görevler düşmektedir.

 

Tahkıykî İmân: Taklîdî imânın aksine, diyalektik boyutlarda değil, fa­kat eşya ve olaylara bakarak bunların dayandıkları sebep ve hikmetler üze­rinde az çok düşünerek Kur'ânî gerçeklere, basiret ve bilinçle inanmaktır.

 

Makbûl İmân: Allah Teâlâ'nın kabul buyurduğu, onayladığı şaibe­siz imândır. Makbul imân, kuşkusuz Allah Teâlâ'nın istediği şekilde ve be­lirle­diği gerçeklere inanmakla oluşur.[77]

 

Kur'ân-ı Kerîm'e bir bütün olarak içtenlikle inanan her insanın imânı bu gruba girer.

 

Merdûd (reddedilmiş)  İmân ise, makbul imânın tersidir. Kişi bütün iç­tenliğiyle yaratıcıya inansa bile O'nun, bu inancını AllahTeâlâ'nın iste­mediği çizgide ve belirlemediği şeylere ilişkin olarak biçimlendirmesi­dir.

 

İslâm'ın getirdiği imân kurumu dışında herhangi bir imân şeklini se­çenlerin imânları da bu gruba girer. [78]

 

Masum (korunmuş) İmân: Peygamberlerin imânıdır. onlar, Allah Teâlâ'nın seçtiği yüce elçilerdir. Müstesna ve kutlu görevleri elbetteki on­ları, sıradan hiçbir insanın erişemeyeceği çarpıcı gerçeklerle yüzyüze geti­rir.[79] İşte bu nedenle peygamberler, sarsılmaz ve güçlü bir imâna sahiptir­ler. Nitekim üstlendikleri «tevhid» davası uğrunda akıllara durgunluk veren bir cesaret, ısrar ve dayanma gücü gösterirler.

 

Matbu İmân'a gelince, bu da meleklerdeki «inanma karakteri» dir. Onlardaki imân, sonradan kazanılmış bir inanma değil, bilakis varlık­la­rıyla birlikte var olan ve onlardan silinmeyen doğal bir yapıdır. Zâten me­lekler âdetâ otomatik bir işleve sahiptirler.[80]

 

Mevkuf İmân ise, tartışmaya kapalı olan inançtır. Gerek mü'min­lerle temas halinde olmayan insanların Allah Teâlâ'ya karşı vicdanların­daki meç­hul tasavvurlar, gerekse İslâm'dan önceki cahiliyet ya da fetret dönemle­rinde yaşayıp neye, nasıl inandıkları bilinmeyen çok eski ka­vimlerin ina­nış­ları bu gruba girer.

 

Bilinmeyen bir şeyi tartışma konusu yapmak veya hakkında bir hü­küm vermek doğru değildir. kaldıki çok kere olumsuz sonuçlara bile ne­den ola­bilmektedir.

 

Bilindiği üzere birçok insanların ve toplulukların tarihe bakış açı­ları duygusaldır. Tarihi, bir ders ve ibret levhası olarak tarafsız ve man­tıkla de­ğerlendirmek yerine, ona kutsal bir kimlik verirler. Bu eğilim eskiden ecdat ruhlarına tapmanın bir devamı olsa gerektir. Şovenist dünya görüş­lerinin eksenini oluşturan bu sapkın düşünceye kapılmış insanlar atalarını (doğru ya da yanlış yolda olduklarına bakmadan) kut­sarlar. İşte bu insan­ları eğitme­den ıslah etmeden -taraf olmanın - İslâm'daki ölçülerini öğretip kendilerine hazmettirmeden, İslâm öncesi tarihi kalıntılar hakkında on­larla düşünce alışverişinde bulunmak za­rarlıdır. Taraf olmanın ölçüleri Kur'ân-ı Kerîm'de açıkça belirtilmiştir: «Mü'minler, inananları bırakıp kâfirleri dost edinmesin. Kim böyle ya­parsa Allah ile dostluğu kalmaz !»[81]

 

Esasen geçmiş kavimlerin meçhul inanışları hakkında bir tez ileri sür­memek gerekir. «Bilmediğin bir şeyin ardına düşme. Çünkü kulak göz ve gönül ondan sorumludur. »[82]

 

İmân ve Gayb, İnanabilme Yeteneği

 

Bütün gerçekler insanlar tarafından aynı derecede ve kolaylıkla al­gıla­namazlar. Bazı gerçekler vardır ki bunları fizik boyutlarda duyum­samak ve kavramak mümkündür. Ancak ruh, melek, cin ve şeytan gibi bazıları ise tama­men metafiziktirler. Meleklerin ve cinlerin zaman zaman fizik boyut­larda şekillere girdikleri söylenmekte ise de esasen bu varlıklar «gayr-ı kâbil-i idrak»'tırlar. Bu bakımdan duyu organlarıyla onları kav­ramak imkân­sız­dır. Fakat var oldukları güçlü kanıtlara dayanmaktadır. Bunların başında, vahiyler ve peygamberlerin yaşadığı olaylar gelmektedir.

 

Ölümden sonra başlayacak olan âhiret hayatı da gerçeklerle doludur. Çünkü insan, neden var olduğu, ne yapması gerektiği (yani bu dünyada hangi temel gö­revlerle yükümlü bulunduğu) ve nereye gideceği konu­la­rında esasen da­ima dü­şünmek durumundadır ki dikkat edilirse bu sorular, akılla kavranamayan çeşitli gerçekleri çağrıştırmaktadır. İşte insan bu ger­çekleri aramak ve onlara inanmak zorundadır.

 

Nitekim her zaman açıkça söy­lemese bile insanın iç dünyası bu düşünce ile sık sık meşguldür. İmân ve teslimiyetle ikna ol­muş bulunan insanların elbetteki içleri rahattır. İkna olamayanlar ise içle­rindeki kuşkula­rın etkisi al­tında her dakika ölüme yaklaşmanın âdetâ pa­niğini yaşarlar. Çünkü ölmek, onlar için artık tamamen yok olup gitmek demektir. Bu ka­naatteki insanla­rın ıstırabını anlamak hiç de zor değildir. Henüz sağken fe­lekten bir gece daha çalmanın, ölümü hatırlamamak için gaflet ve eğlence ile birkaç saat daha geçirmenin daima telâşı içindedirler. İşte bu psikoz bile başlı­başına, -bazı insanların, bir türlü inanma yeteneğine sahip bulunama­dığı- birtakım gerçeklerin daha var olduğunu açıkça haber vermektedir. «Her şey zıddıyla bilinir. »

 

«Gayb», bilinmeyen demektir. Bilinmeyen şeyler ise yok demek de­ğil­dir. İnsanın duyularıyla asla kavrayamayacağı metafizik varlıklar şöyle dursun, son derece dakik oldukları için modern cihazlarla dahi hissedile­meyecek kadar küçük cisimciklerin ya da titreşimlerden ibaret olan fizik olayların varlığına bir türlü inanamayan insanlar vardır. Daha çok eğitim­sizlik yü­zünden görülen bu türlü red ve inkârın ya­nında, pozitivist or­tamda eğitim görmüş insanların da metafizik var­lıklara pek inanamadık­ları ayrı bir ger­çektir. Kendilerine mesaj veril­dikten sonra da bir türlü ikna olamayan in­sanlar özellikle son örnek­teki tiplerdir. Çünkü görmüş olduk­ları eğitimin, onların doğal yapısı üzerinde bir etkisi olamaz. (yani sayı olarak son derece az olan) bu tip­ler, esasen gerçeklere inanabilme yetene­ğinden doğal olarak yoksun­durlar. Bu yoksunluk ise Kur'ân-ı Kerîm'in ifadesiyle onların üze­rine indirilmiş bir pisliktir.[83]

 

«Gayb», evrensel bir sınavın konusudur. Bu sınav ise bütün varlık­lar arasında yalnızca insan için öngörülmüştür. İnsanoğlunun bütün ya­şamı aslında sınavdan ibarettir. Bu imtihanın temel amacı olan gayba inanmak ise insanın, Allah (cc) karşısındaki sağlam tutumunu kanıtlar ki işte ger­çek imân budur.

 

Kur'ân-ı Kerîm'de âdetâ bu sırrı haber veren bir şifre vardır. Bakara Sûresi'nin birinci âyetinde ne anlama geldikleri Allah (cc) ve Rasulü'nden başka kimsenin bilmediği «Elif, lâm, mîm» sembolleri ve peşinden gelen ikinci ve üçüncü âyetler imân-gayb ilişkisini özetleyen en ideal bir açıkla­madır. Bu âyetlerde şöyle denilmektedir:

 

«Elif, Lâm, mîm, Bu Kitap var ya , O'nun gerçekliğinde hiç kuşku yok­tur. Muttakıylar (titiz mü'minler) için bir rehberdir. O muttakıylar ki gayba inanır, namazlarını kılar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan baş­kalarına da dağıtırlar. »

 

İmân-Gayb ilişkisinde ince bir nokta daha vardır ki o da inanmanın, her zaman akılcı ve deneysel bilgilere bağlı olmadığıdır. Yani insan, her zaman duyularla ve doğrudan ulaşabilecek bil­gi­lere dayanarak ancak bir şeye inanmak durumunda değildir. Çünkü özel­likle in­san, metafizik gerçekleri, sınırlı duyularıyla zâten kavraya­maz. İnsana uygu­lanan ezelî sınavın es­prisi de işte burada gizlidir.

 

Peki insan, bir türlü içyüzünü bilemediği, kavrayamadığı ve hak­kında kesin bilgilere sahip olamadığı şeylere neden inanmak zorunda kalsın? Aslında gaybî gerçeklere inanma zorunluğunun bütün sırları işte bu so­ru­nun cevabında yatmaktadır.

 

Her şeyden önce insan, kâinât olarak bildiğimiz şu uçsuz bucaksız âlem­lerin içinde çok minik bir yaratıktır. Akıl, zekâ ve bilinçle dona­tılmış tek ya­ratık olarak insan, yaradılış gayesi itibariyle pek büyük bir önem ta­şımakla beraber gücü, enerjisi, aklı, zekâsı duyumları ve algı­lama imkân­ları sınırlı­dır. Dolayısıyla onun, kapasitesini aşan limitler ötesindeki var­lıkları algı­lama imkânı yoktur. İnsan, yapısındaki hırs ve merakın itişiyle bu sınırları aşmaya kalkışsa bile bunu asla beceremeye­cektir. İnsanın şim­diye kadar araç kullanarak ulaşabildiği en inanılmaz bilgiler onun, aslında hayat kanunları sayesinde elde edebileceği bil­gilerden başka bir şey de­ğildir. İnsan eğer dün öğrenemediği birtakım şeylere bugün teknoloji de­nilen araçlarla ulaşa­bilmiş ise bu, esasen ha­yat kanunları bakımından mümkün olduğu içindir ki bu yasalar, varlıklararası ilişkilerin disiplinini sağlamak üzere Allah tara­fından konmuştur. İnsanın bizzat fizik yapısı da bu yasala­rın sınırları içinde var olmuştur ve bu sınırlar içinde yaşar. Ancak madde ötesinde başka ger­çeklerin de bulunmadığını kanıtlayamaz. Hatta -bu ilgiyle - sözko­nusu ger­çeklere inanmayı aklın zorunlu görev­lerinden say­mak durumundadır. Aksi halde bir mantık kaosundan kurtulamaz ve do­laylı olarak ken­dini inkâr etmiş olur!

 

Öyle ise insanoğlu, hiçbir zaman ulaşma imkânına sahip olamaya­cağı birçok gerçekleri inkâr etmekten dolayı sorumludur. Özellikle Allah Teâlâ'nın Yüce Kitabında haber verdiği gaybî gerçeklere inanmak zorun­da­dır.

 

Buna, Kaderiye Fırkası itiraz etmiştir. Kaderîler: «İmân bilgiden iba­ret­tir.» diyerek hataya düşmüşlerdir.[84] Onlara göre kişi ancak kav­rayabil­di­ğine inanmak zorundadır. Halbuki insanın, başta Allah Teâlâ'nın Zât-ı İlâhîyesi olmak üzere, ruh, melek, cin ve şeytan gibi bir­çok metafizik ger­çek­leri kavrayabilme gücü yoktur. Bunlar bir yana, Kıyamet günü, cennet ve cehennem gibi tamamen uzak gelecekte gö­rüp yaşayacağımız olayları ve gerçekleri şimdiden son derece sınırlı al­gılama gücümüzle kavrayabil­me­miz, hatta anlayabilmemiz bile müm­kün değildir.

 

Dolayısıyla Allah Teâlâ'nın haber verdiği gaybî gerçeklere teslimi­yetle inanmak, imânın nirengi noktasını oluşturur.

 

İmân ve Diyalektik

 

«Diyalektik» sözcüğünün aslı yunancadır. Bu kelime ilk defa Yunan fi­lozofları tarafından terimsel anlamda kullanılmıştır.  Sokrat'dan Eflatun ve Aristo'ya, Cürcanî'den Hegel'e birçok filozof ve âlimler, diyalektiği çe­şitli ifadelerle tanımlamışlardır. Bütün bu tanım­lardan bir özet çıkarmak gere­kirse, tezlerin savunulması, karşıt tezlerin çürütülmesi ve bu amaçla izle­nen tartışma yöntemleri «Diyalektik» te­rimiyle açıklanabilir.

 

Kanıtlama sanatı olarak «Diyalektik», «Kelâm» adı altında Müslüman­lar tarafından da çok eskiden beri biliniyordu. Örneğin ikinci kuşak İslâm bilginlerinden Ebuhuzeyl El-Allâf  ve öğrencisi Hafs Bin Giyâs, ilk ve ünlü birer diyalektisyendirler.

 

İlâhiyat mantığının adı olan «Kelâm» teriminin, eş anlamlısı ol­mak üzere daha sonraları «Cedel» sözcüğü kullanılır oldu. Bu nedenle diyebili­riz ki, Hz. Peygamber (sav)'in vefatı üzerinden yüzelli yıl bile geçmeden İslâm Literatüründe yerini alan Kelâm biliminin, Zenon, Sokrates, Platon ve Aristotales ile başlayarak gelişen Diyalektikle (İslâm Tarihinin ilk dö­nemlerinde) hiçbir ilişkisi yoktur. Çünkü İlk kelâmcılar henüz Yunan fel­sefesiyle tanışmış değillerdi. Yunan Felsefesi daha sonraları Huneyn B. İshaq, Sabit B. Qorra  ve İshaq B. Huneyn  gibi müter­cimler tarafından sür­yancaya ve Arapçaya çevi­rilmiştir. İşte bu tercüme ha­reketlerinden sonradır ki temelde Müslümanlara ait olan kelâm sözcü­ğüne «diyalektik» teriminin anlamı yük­lendi. Ondan sonra da Kelâm bi­limi, di­yalektiğin metodoloji­sinden ya­rarlanarak, hatta onun karakterinden ve kaynaklarından beslene­rek «cedel» adı altında yeni bir kapsam ka­zanmıştır.

 

Şuna büyük ihtimal vermek gerekir ki vahyin getirdiği gerçekleri in­san­lara iletirken İslâm âlimleri, zihinlerdeki tereddütleri gidermek için çaba sarfetmek istemişlerdir. İşte kelâm bilimi, bu çabaların sonucu olarak geliş­miştir. Zira kelâm ilminin amacı, tevhidin temel esprisini oluşturan Allah'Teâlâ'nın varlığına ve birliğine insanları daha güçlü bir şekilde inan­dırmaktır.

 

Şu varki kanıtlama gayretleri çoğu kez olumsuz gelişmeler kayde­der ve nereye varacağı bilinemez. Bu da özellikle metafizik konuların zihinde çok yönlü yorumlanabilir olmasından ileri gelmektedir.

 

Evet, bilimsel kanıtlama konusunda çok eskiden beri birtakım ku­rallar konmuş ve ilmi ortamın ağırbaşlılığını koruyacak bazı disiplinler getiril­miş ise de bunlar, taraflara karşılıklı saygı göstermeyi öğütlemek­ten başka bir işe yaramamıştır.

 

Halbuki saygı kavramı da dahil olmak üzere fizik ya da pozitif ma­hi­yeti olmayan varlıklar üzerinde insanoğlunun düşüncesini kural­larla di­sipline etmek mümkün değildir.

 

İşte bu sebepledir ki İslâm âlimlerinden bazı şahsiyetler «cedel» il­mine karşı tavır almışlardır. Örneğin selef âlimlerinden İmam Malik (ra), İmam Şafii (ra) ve Ahmed b. Hanbel (ra) gibi mücte­hidler, cedelle uğraşmayı ha­ram saymışlardır. Günümüzde de Ehli sün­net­ten aynı görüşü paylaşanlar vardır. Bunlar, özellikle selefî olduklarını ileri süren Vahhabîler'dir.[85] Onlara göre de, Kur'ân'ın haber verdiği metafizik gerçekleri diyalektik yön­temle kanıt­lamaya çalışmak doğru değildir. Ne varki Vahhabîler, böyle bir itirazla bizzat Kur'ân'daki bu gerçeği âdetâ gör­mezlikten ge­liyorlar. O da Kur'ân'ın, kendine özgü bir kanıtlama üslûbuna sahip bu­lun­duğu olgusudur. Örneğin Kur'ân-ı Kerîm, insanları inandırmak için âdetâ haykırırca­sına şu soruları yöneltiyor:

 

«Acaba görmediler mi ki göklerle yer bitişikken onları birbirinden biz ayırdık ve her canlı şeyi de sudan biz oluşturduk? Hâlâ mı inanmı­yor­lar?!»[86]

 

«İbret gözüyle hiç develere bakmıyorlar mı ki nasıl yaratıldı; Göklere (bakmıyorlar mı ki) nasıl yükseltildi; Dağlara (bakmıyorlar mı ki ) nasıl di­kildi; Yere (bakmıyorlar mı ki ) nasıl yüzeyleştirildi?!» [87]

 

 Kur'ân-ı Kerîm, bundan da öte inanmayanları tartışmaya çağırıyor ve bu çağrıyı onlara iletmesi için Hz. Peygamber' (sav) e şu tâlimatı yö­neltiyor:

 

«Yoksa Allah ile birlikte başka bir tanrı daha mı var! Deki: Eğer doğru iseniz, kanıtınızı getirin! » [88]

 

Bütün bunların yanı sıra, Hz. Peygamber' (sav) in hayatı tartışma örnekleriyle doludur.

 

Şimdi ister kelâm, ister cedel, ister diyalektik diyelim, Kur'ân-ı Kerîm'deki bu çarpıcı örnekler gösteriyorki inandırmak için kanıtla­manın kaçınılmaz olduğu şartlar vardır. Böylesi durumlarda «cedel ha­ramdır.» diyerek bir insanın daha yüreğine imânın yerleşebileceği ih­timalini hesap­lamamak çok basit bir düşünme şeklidir. Dolayısıyla, eğer ger­çekten olumsuz so­nuçlara götürebilecek zihin bulandırıcı çetrefil ve karmaşık izah yolları bir kenara atılırsa, bir türlü ikna olamayan kuş­kulu beyinlere imânın to­humla­rını ekmek bakımından başvurulacak isabetli kanıtlama sistemleri reddedi­lemez.

 

Elbette ki bu sistemler mu­hataptan muhataba değişebilme­lidir. Çünkü örneğin, aynı dili konuşu­yor olsalar bile, mükemmel eğitim görmüş bir in­sanla cahil bir çobanın dünyaları o kadar çok farklıdır ki aynı bilimsel bir gerçeği onlardan her birine açıklamak gerektiği zaman aynı yöntemi kul­lanmak, birinin hi­dâyetini çabuklaştırabilirken, diğerini belki de içinden hiç çıkamayacağı bir tehlikenin kucağına atmak gibi istenme­yen sonuçlar doğu­rabilir. Nitekim İmam Şafii (ra) gibi ünlü bir müctehid bile, böyle bir sonuca ne­den olabileceği endişesiyle kelâm ilmine karşı o kadar sert bir tavır almış­tır ki çağdaşlarından kelâmcı Ebuamr Hafs Bin Gıyâs'ı, «El-Ferd» lakabıyla damgalamıştır. Bu suretle O'nu münferid, (yani kişisel görüşlerinde ıs­rar eden)  biri olarak suçlamak istemiştir.

 

Bir bakıma  İmam Şafii (ra) ve emsallerinin haklılığını ortaya koyan bir ger­çeği günümüzde yaşamaktayız. Bilim ve teknolojinin, Kur'ân ger­çekle­rini en parlak biçimde kanıtlayan sayısız açıklamaları, çağımızda insanla­rın göz­lerinin önüne serilmesine rağmen birçok kimse hidâyet yolunu bu­lama­maktadır.  Sonuç olarak bu da, kanıtlamak ile inandır­mak arasında bir ilgi olsa bile aslında inanmanın ilâhî bir «tevfik» (Allah tarafından bir şans) ol­duğunu göstermektedir.

 

«Akâid» ile «Kelâm» kavramları arasındaki farka gelince: Akâid, İslâm'ın imân ilkelerini dar planda konu alır. Kelâm ise bunları daha ge­niş boyutlarda ve rasyonel kanıtlara dayandırarak işler. Kelâm bili­minin bu amacı, Kur'ân gerçekleri etrafında söz konusu olabilecek kuş­kuları da­ğıt­maktır. Esas itibariyle bu iki ekolden her birinin metod açı­sından izle­dikleri yol farklı ise de amaçları aynıdır. 

 

Kelâmcı Kamplar

 

İmân konusunda en mükemmel ve en doyumlu kuşak, hiç şüphesiz Hz. Peygamber (sav)'in ashâbı, yani davâ arkadaşlarıdır. Onlar Rasûlullâh (sav)'a, Allah Teâlâ'nın Zâtı ve sıfatları hakkında soru yöneltmezlerdi. Bu da elbette ki ashâbın, sonraki kuşaklara oranla ne denli bir ruh ve ahlâk yü­celiğine eriş­tiklerini ve ne kadar güçlü şekilde ikna olduklarını göster­mek­tedir. Sahâbîler, imânî konularda yalnızca âhiret hayatına ilişkin merakla­rını Hz. Peygamber (sav)'e açar, daha çok dinin uygulamalı yön­leriyle ilgili so­rularını O'na yö­neltirlerdi.  Onların metafizik konularda akla başvurma­mış olmalarını asla bir yetersizlik olarak nitelememek gerekir. Bilakis sa­hâbe, ümmet tarihinde aklı gerektiği yerde en iyi kul­lanan kuşaktır. Onların yaşam tarzı ve uygarlık anlayışları; Ayrıca ge­rek fetihlerle gerçek­leştirdik­leri parlak başarılar, ge­rekse adalet ve ahlâkta sergiledikleri eşsiz örnekler bunu kanıtlamaktadır.

 

Fetihlerin doğal sonucu olarak İslâm'a giren topluluklar bir türlü arı­namadıkları eski inançlarını İslâm'a bulaştırmaya başlayınca, Sahâbîler dö­neminden sonra çeşitli metafizik kavramlar aklın hakem­liği altında tartı­şılmaya başlandı. Gelişen bu diyalektik tartışmaların sonunda Ehl-i Sünnet'den ayrılan iki kelâmcı kamp oluştu. Bunlardan biri Mu'tezile, öbürü ise Mürcie'dir. 

 

Mu'tezilîler:

 

Mu'tezilîler, kaderi inkâr ederler. Bu ilgiyle ayrıca Kaderîler  adıyla da tanınırlar. Ancak «Kaderîlik», kaderi inkâr edenler için kullanılmış yanlış bir isimlendirmedir. Çünkü bunlar kaderci değil, tam tersine ka­dere inan­mayan bir topluluktur. Kadere inanmamak ise bu topluluğu Ehl-i Sünnet'den ayıran temel inanışların sadece bir ayrıntısıdır. Onun için as­lında bu kampa «Kaderîler» adından çok «Mu'tezilîler» denmek­tedir.

 

«Mu'tezilî» adı, Hz. Hasan'ın, Muaviye lehinde devlet başkanlı­ğından çekilmesiyle birlikte O'nu desteklemekten vazgeçenlere verildi. Bu söz­cük, Ayrılıkçı, kopan, -daha doğrusu - soyutlanan anlamına gel­mektedir. Kimi araştırmacılar da, ünlü diyalektisyen Wâsıl bin Atâ'nın, Hasan el-Basrî'nin öğrencisiyken aralarında çıkan bir tartışma sonunda hocasından ayrılmasıyla birlikte «i'tizâl=kopup ayrılma» ile nitelendiğini kaydetmektedirler. Daha sonra onun düşüncesini benimseyen gruba Mu'tezilîler denildi.

 

Önceleri siyasi bir anlam taşıyan Mu'tezilîlik, daha sonra fel­sefî bir içerik kazandı. Bu suretle Mu'tezilîler ayrı bir kamp oluşturdu­lar.

 

İlki, Wâsıl bin Atâ, olmak üzere, Ma'bed el-Cühenî, Gaylan b. Eslem ed-Dımaşkıy, Ebu Muhammed Abdülvahhab el-Cibâî, Amr b. Ubeyd, Büşr b. Said, Ebubekr Abdurrahman b. Keysan ve İbrahim en-Nizam, «Mu'tezile» ekolü­nün kurucuları sayılırlar. Bu inanış tarzının temel ilkelerini koyan Wâsıl bin Atâ'dır.

 

Mu'tezilîliğin 5 ilkesi vardır:

 

a)       Tevhid,

b)      Adl,

c)       Va'd ve Vaîd,

d)      Menzile Beyn'el-Menzileteyn,

e)       Emri bilmaruf nehyi anilmünker.

 

Mu'tezilîler bu beş ilkeden ilk dördüne, Ehl-i Sünnet'den farklı ve rijit yorumlar geti­rerek Müslümanların cumhurundan ayrılmışlardır.

 

 Örneğin «Tevhid» konusunda Allah Teâlâ'nın, Semi' basar, ilim, kud­ret, irâde, kelâm ve hayat gibi zâtî sıfatlarını reddetmiş, Allah'da bu sı­fatlar­ların bulunduğunu söylemek yerine şu yorumu yapmışlardır: "Allah işitendir, ama işitme duyusu ile nitelenemez; Allah görendir, ama görme du­yusu ile nitelenemez; Allah bilendir ama bilinçle nitele­nemez; Allah'ın, her şeye gücü yeter, ama kudretle nitelenemez; Allah dileyendir ama irâde etmek diye bir niteliği yoktur; Allah konu­şandır, ama kelâm diye bir sı­fatı yoktur."

 

Mu'tezilîler, bununla birlikte Allah'ın sıfatlarının, zâtı ile kaim oldu­ğunu ve O'nun âhirette mü'minler tarafın­dan görülebilece­ğini de inkâr et­mişlerdir.

 

«Adl» konusunda da kişinin, kendi fiilini kendisinin yarattığını ileri sürerek Ehl-i Sünnet'den ayrılmışlardır. Sözde Allah'ı, şer ve kö­tülük ya­ratmaktan tenzih etmek istemiş, ancak bu suretle onu âcizlik ve becerik­siz­likle niteleme çelişkisine düşmüşlerdir. 

 

«Va'd ve Vaîd»: Yani mükafat ve ceza konusunda Allah'ın verdiği söz­ler'e gelince, bunda da Mu'tezilîler Ehl-i Sünnet'den ayrılarak: «mutlak su­rette her iki yönde de bu sözler yerine gelecektir,» diye Allah adına kesin bir yargı ortaya koymuşlardır. Halbuki bu konuda Müslüman­ların çoğunlu­ğuna ait kanaat şöyledir: Evet Allah (cc), iyiliği ödüllendire­ceğine ilişkin ke­sin söz vermiştir; Binaenaleyh bu sözün­den caymayacak­tır. Ama (şirk ha­riç) kötülüğü cezalandıracağını kesin­leştirmemiştir; Bu da demektir ki di­lerse suçluyu cezalandıracak, dilerse afe­decektir. Nitekim bu, hem günahkâr kulun umut beslemesi bakımından O'nun ilâhî merhametiyle bağdaşan ve O'na yakışan bir muameledir, hem de Allah'ın kudreti bakı­mından zor ya da ihtimalden uzak bir şey değildir.

 

Dördüncü ayrılık noktaları ise günahkâr kişinin, ne mü'min, ne de kâfir olduğuna ilişkin inançlarıdır. Mü'min kişinin, işlediği günah se­bebiyle imân ve küfürden farklı bir durumda kalacağını ileri sürmüş, bu duruma «El-Menzile Beyn'el-Menzileteyn» demişlerdir ki bunun anlamı tıpkı halk arasında yaygın olan «İki cami arasında beynamaz» demek gibi bir şeydir. Halbuki Kitap ve Sünnet'e bağlı çoğunluğun iti­kadına göre Kişi (Şirk ha­riç) herhangi bir günah işlemekle İslâm Dini'nden çıkmaz. Günah işleyen kişi suçlu bir mü'mindir. Ona Fıkıh dilinde «Fâsık» denir.

 

İlkelerinden beşincisi ise: «Emri bilmaruf, nehyi anilmünker» dir. Bunun anlamı: İyiliği öğütlemek, kötülükten sakındırmaktır. Bu nok­tada Ehl-i Sünnetten hiçbir ayrılıkları yoktur. Bilakis İslâm'ın en önemli ilke­le­rinden biri budur.

 

 Kendi aralarında da yirmiden fazla fraksiyona ayrılan bu kampın her şubesi diğerlerini küfürle suçlamıştır.

 

Mürcie:

 

 Suç işleyen insanın âhiretteki durumuyla ilgili yorumları bakı­mın­dan bu kamp, Müslümanların çoğunluğundan kopmuştur. Bu top­lulu­ğun, söz­konusu noktadaki inanışlarının özeti şudur:

 

a) Küfür hariç, hiçbir suç ve günahın imâna zararı yoktur. Yani, kişi eğer mü'minse işlediği hiçbir günah karşılığında âhirette ceza gör­mez.

 

b) Küfür, ya da aynı yola çıkan şirk, nifak ve irtidad gibi bir nedenle eğer kişi İslâm Dini'nin dışında ise o da istediği kadar ibadet etsin, Allah'ın emir ve yasaklarına uygun davransın bunun ona hiçbir yararı yoktur. 

 

Bu iki kanaatten birincisi, Ehl-i Sünnet'in görüşüne aykırıdır. Bilakis Allah Teâla dilerse suçluyu afetmez, Onu, takdir edeceği bir ce­zaya çarptı­ra­bilir. İkinci kanaatlerı ise kitaba ve sünnete uygundur. Ancak ne ilginçtir ki Mürcie gibi sivri yorumlarıyla Müslüman çoğun­luğa ters düşmüş in­sanlar­dan, günümüzde o kadar çok daha gafil kimseler vardır ki, genel­likle Thomas Edison'u örnek göstererek, dünyayı aydınla­tan böyle bir adamın, imân etme­miş olduğu için nasıl olur da cennete girmeyeceğini ya da ce­henneme gire­ceğini tepkiyle karşılamaktadırlar! Her şeyden önce Edison'un ve benzeri kimselerin, son nefeslerini hangi din ve inanç üzerinde iken verdikleri, Allah'dan başkatarafından bilinmediği için Müslümanlar böyle bir konuyu tartışmazlar. Çünkü aslında hiç kimse Edison ve benzerlerini savunmak mecburiyetinde değildir. Allah karşısında herkes kendisinden sorumludur. İkinci önemli nokta da şudur ki: Allah Teâlâ, hangi tür günahı afetmeyeceğini ve hangi­lerinden do­layı kimleri afedeceğini Nisa Sûresi'nin 48'inci ve 116'ıncı Âyet-i kerîmelerinde açıklamıştır. Dolayısıyla hiçbir kaynağa dayanmadan, pervasızca konuşan insanların daha dikkatli olmaları ve İslâmî konularda eğer bir tereddütleri varsa yetkili birine başvurarak aydınlanmaları en doğru davranıştır. Son yıllarda Türkiye'de yaygınlaşan din anarşisinin temel nedeni, her önüne gelenin, özellikle din gibi duyarlı bir ihtisas alanında tartışmalara yol açabilecek konuları istediği gibi diline dolaması olmuştur.

 

Yukarıda sözü edilen kelâmcı kamplarına gelince bunlar, vaktiyle kendi aralarında o kadar çok fraksiyonlara ay­rıl­mışlardır ki İslâm İlim otoriteleri bunların her birini ayrı ayrı eleş­tirmek ve hakkındaki yargıyı ona göre belirtmek durumunda kalmış­lardır.   

 

İmân Açısından kâinâta bakış:

 

İmân, bütün varlıkların yaratıcısı olan Allah Teâlâ'ya ve O'ndan gelen mesajlardaki gerçeklerin tümüne, evrensel boyutta inanmak de­mek ol­duğu için bu ilgiyle, insanı düşündürmek bakımından varlıkla­rın içyü­zünü, etki­leşimlerini, ve aralarında cereyan eden çeşitli karma­şık olaylar­dan bazıla­rını açıklamakta yarar vardır. Çünkü hem inanan insanın, bu bilgiler saye­sinde bir iç rahatlamaya kavuşması, hem birta­kım kuşkular­dan henüz kur­tulamamış kimselerin bundan bir ders çı­karması, hem de gaflet içinde boca­layan insanların da bir uyarı alması söz konusu olabilir.

 

İnsanoğlu tarih boyunca kâinât sırları ve hayat muammaları karşı­sında daima hayretler içinde kalmış, kimisi bu sırlar ve muammalar kar­şısında heybetlenerek Allah'a teslim olurken kimileri de her şeyin bir te­sadüf eseri olarak meydana geldiğini ve bu çarkın hep böyle sü­rekli dönüp duracağını ileri sürmüştür. Bu her iki gruptan insanlar günümüzde de vardır. «Gerçekte kâinât bir yaratıcı tarafından mı vü­cuda getirilmiş, yoksa tesadüf­lerin bir eseri olarak mı var olmuştur ?» Sorusu, bugün de bazı insanların zihnini kur­calamaktadır.

 

Aslında tesadüfün varlık âleminde hiçbir açıklaması yoktur. Ancak bu konudaki kuşkuların giderilmesi, insanın önce kendinden başlayarak eş­yaya ve olaylara daha dikkatli bakmasıyla mümkün olabilir. İşte bu amaçla (İnsan, medde ve hayat)  üçgeni içinde kısaca bazı düşündürücü gerçeklerle yüz­yüze geleceğiz.

 

Varlık Realitesi ve Kâinat Tablosunda İnsan...

 

Kâinat vardır ve var olan her şey bir gerçektir.

 

Varlığın karşıtı olan «Yokluk», yani «Hiçlik» kavramı üzerinde çok tar­tışılmıştır. «Yok» diye nitelenenin, bir «Şey» olup olmadığı hak­kında İslâm Kelâmcıları da görüş beyan etmişlerdir. Örneğin Mu'tezile Kampı, «Yok» diye nitelenenin de «Şey» olduğunu ileri sürmüş, buna, Kur'ân-ı Kerîm'de geçen: «Allah'ın her şeye gücü yeter.» meâlindeki âyet-i kerîmeleri ka­nıt olarak göstermişler, ancak hataya düş­müşlerdir. Bu fel­sefî açıklamalar ve geçmişteki tartışmalar, konumu­zun dışında kalmakta­dır.[89]

 

Hayat ve kâinâtın bir hayalden ibaret olduğunu ileri sürenler ise öyle büyük bir yanılgı içinde yüzmüşlerdir ki var olduklarını bile inkâr ederce­sine varlık ve yokluk kavramları hakkında ömür boyu tartışarak âdetâ in­sanın akıl ve bilinciyle alay etmişlerdir.

 

İslâm, her varlığa «şey» diyerek -Allah (cc) tarafından insanın algı­lama ve duyumsama sistemine yansıtılmış olan - realiteyi ifade etmiştir. Öyle ise temelde gerçeklilik, -esasen düşünülmesi mümkün olmayan yokluğun, mecâzî ya da geçici anlamda karşıtı olarak ifade edilen- var­lık diye ken­dini gös­terir ve farklı dillerde «Şey», «Çîz», «Chose» ya da «Thing» gibi sözlerle ifade edilir. 

 

İnsana gelince bu varlık; kâinâtın gizemlerle, içyüzü bilinmez olay­larla, cazibeler ve fenomenlerle dolu tablosu içinde yer alan son derece il­ginç bir yaratıktır. O, yalnız ruh, akıl, zekâ ve bilinç gibi laboratuvara sığ­mayan yan­larıyla değil, bilakis biyolojik yapısı, anatomisi ve psikolo­jisiyle de son de­rece karmaşık, bununla beraber çok ince hesaplarla ve şaşmaz kanunlarla iş­leyen vücut sistemleriyle âdetâ mikro düzeyde bir kâinâttır. Dolayısıyla ko­nuşan, gülen, ağlayan, müzik yapan, araç kul­lanan ve ina­nan bir varlık ola­rak insana, sadece şu kadar et, kemik ve kan yığınından oluşmuş sıradan bir canlı olarak bakmak en bayağı se­viyede bir zavallılık­tır. Bu derekeye düş­memek ve onun ne muhteşem bir kudret mucizesi olduğunu keşfedebil­mek için bu eğilimde bulunan bir kimsenin, dönüp bizzat kendi yapısı üze­rinde birazcık düşünmesi yeterlidir. Yoksa aslında Hak Teâlâ'nın, çözüle­meyen şifreleriyle dona­tılmış insanın, kendi vücu­dunu tamamıyla keşfet­mesi elbetti ki müm­kün değildir. Bu nedenle insan vücudunun tümünde veya sistemle­rinden birinde değil, yalnızca bir hüc­resinin bile içinde olup biten hadi­selerin içyüzünü tamamıyla anlatmaya, hiçbir ilim adamının gücü yetmeyecektir.

 

Neden mi ?

 

Bakınız, İnsan vücudunun en çarpıcı olaylarından yalnızca bir ta­nesi ruhsal dengedir. Bu olgu, tüme varım kuralına göre vücuttaki sis­temlera­rası makro denge nin yalnızca bir parçasıdır. Bu denge, sadece beyin hücre­le­rinin sağlıklı çalışmasıyla değil, bilakis sistemler organi­zasyonunun bir bü­tün olarak normal faaliyetlerini sürdürmesiyle an­cak gerçekleşebilir. Tabiatıyla bu yalnızca insana özgü bir olay değil, aynı zamanda bütün ge­liş­miş canlılar için de söz konusudur. Ancak akıl ve zekâ ile diğer tüm can­lı­lardan ayrılan insan harikasının, sırf bir tek tane beyin hücresinin, şim­diye kadar keşfedilebilmiş bazı yanları vardır ki değil vücudun tümünü incele­mek, bu minicik hücre üzerinde azıcık düşünmek bile yeterlidir. Aslında bu küçücük canlının henüz keşfedi­lememiş yanları bulundu­ğuna, ya da fonk­siyonlarının en son halka­sına ulaşmanın asla mümkün olamayacağına ih­timal vermek gerekir ki bu, Allah Teâlâ'nın, insanı hay­retler içinde meste­den sanat gücünü bize yansıtması bakımından son de­rece düşündürücüdür.

 

Evet, çapı en çok on mikron olan minicik bir sinir hücresinin, stop­lazma denen bir sıvı ile dolu olduğu, bugün artık ortaokul öğrencileri ta­ra­fından da bilinmektedir. Bu minicik canlının kendine göre beslen­mesi, ya­şam sistemi ve birtakım görevleri bulunduğunu bilmek de ar­tık pek il­ginç sayılmamaktadır. Fakat beyinde sayıları on milyarı bulan bu kadar minnacık varlıkların, değil dıştan gelen soyut değerdeki ses, ışık ve ısı gibi olayları, aynı zamanda bizi sevindiren, üzen, ürküten, korkutan, güldüren ve ağla­tan somut değerdeki etkenleri de algılama­sına ne dersiniz ?!

 

Alimlerin ifadesine göre: «sadece beyinde on milyar böyle hücre, yani on milyar karar merkezi vardır.»[90]

 

Bir insan kafatası içinde yer alan ve görünürde iki avuç yağdan başka bir şey olmadığı sanılan, ama aslında başlı başına engin bin âlem olan be­yin hakkındaki en büyük rakam hiç kuşkusuz bu değildir.

 

Biz sevinirken, üzülürken, konuşurken, korku ve endişelere kapı­lır­ken, hayret ederken, gülerken, ağlarken, dokunurken, tadarken, kok­lar­ken, işitirken, görürken, imrenirken kıskanırken ve daha sayılama­yacak kadar çeşitli ve birbirinden son derece farklı duygular içinde yü­zerken be­yin dedi­ğimiz bu küçük âlemin içinde -saniyede - belki yüz­milyonlarca, belki daha çok sayıda hayat olayları cereyan etmektedir. İşte bu duyumla­rın meydana gelmesinde belli yasalara ve hesaplara göre rol alan hücreler arasındaki baş­döndürücü iletişim olaylarını, alı­nan uyarı mesajlarının na­sıl değerlendiri­lip karara bağlandığını, organ­lara nasıl emir iletildiğini, bu olaylar sırasında meydana gelen elektrik akımlarını, kimyasal salgılama hadiselerini en iyi bilen ve bu yolda bir ömür harcayan ünlü ilim adam­ları bile insan vücudu­nun üzerinde yer alan bu küçük kürenin içindeki göz kamaştırıcı ilâhî sanat harikası kar­şısında dehşetlerini, hayranlıkla­rını, mahcubiyet ve acizliklerini âdetâ gözyaşı dökerek ifade etmişlerdir.

 

İnsan beyninin bu havsala almaz potansiyeli ve fonksiyonları ya­nında insan vücudu (sadece bilinen yönleriyle) bir bütün olarak ince­lendiği za­man elde edilecek sırf rakamsal değerler bile bu muazzam eserin yüce ya­ra­tıcısı karşısında en katı yürekli inkârcıları dahi yumu­şatmak için yeter­lidir. Bu bilgileri ise ilgili ihtisas kaynaklarında bul­mak ya da erbabından öğren­mek mümkündür.

 

Madde ve Hayat

 

Varlıklar incelendiğinde canlı cansız, küçük büyük, uzak yakın, ne varsa hepsinin arasında mükemmel bir hesaba dayanan, ölçülü, dü­zenli ve ahenkli bir alışveriş vardır. Bu da demektir ki kâinâtı, sonsuz bir ilim ve kudret teşkilatlandırmıştır.

 

 Ne varki; gerek Epikuros, Demokritos ve Leukippos gibi Eskiçağ mekâ­nist maddecileri, gerek Ünlü Ez-Zümrüd'ün yazarı İbni Ravendi  gibi İslâm döneminin mad­deci filozofları, gerekse Karl Marx ve Engels  gibi diya­lektik maddeciler, bu kudreti inkâr etmişlerdir. Onun için ilk hareketin, keza maddenin hayata geçişini ve devri­daim ha­lindeki eşya ve olaylar arasında cereyan eden süreklilik, bütün­lük ve ken­dini de­vamlı yenileme olgusunun, temelde tesadüfe dayandığını ileri sürmüş, bunu da çeşitli hipo­tezlerle açıklamaya çalışmışlardır. Oysa aslında maddenin hayata geçişi gibi müthiş ve karma­şık bir olayı bi­linçten yoksun ve tesadüfi bir gelişme olarak nitelemek, aklı ve ilmi inkâr etmek anlamına gelir.

 

Gerçek şu ki kâinâtın akıllara durgunluk veren düzen ve disiplini; hem Yaratıcısının kuşatıcı ilim ve kudretini, hem de O'nun, bütün var­lık­lar üze­rindeki sonsuz ve sınırsız hükümranlığını kanıtlamaktadır.

 

KÂİNAT, Zât-ı İlâhiye ile kâim olan işte bu kuşatıcı ilim, irâde, kudret ve hükümranlık sayesinde; bu sonsuz ve sınırsız egemenliğin altında var olmuştur. Parçalarının en küçü­ğünde, en büyüğünün modeli mevcuttur. Kâinatın birer parçası olan partiküllerin, atomların, moleküllerin, çekirdekleri, genlerin, kromozomların, hüc­relerin, organelle­rin, dokuların, aygıtların, birimlerin, organizmaların, popülasyonların, cinslerin, türlerin, kümelerin, kütlelerin, katmanla­rın, sistemlerin ve bun­lar arasında cereyan eden olayların tümü muaz­zam bir bütünlük gös­terir.

 

Yüce irâdenin güdümünde işleyen bu mu­azzam bütünlük içindeki kozmik üniteler, (aklın, zekânın, bilgi ve de­neyin, ilim ve irfanın, güç ve teknoloji­nin asla içyüzünü net olarak açıklayamayacağı; son derece farklı hareketler, kuvvetler, hızlar, fre­kanslar, dönüşümler, iletişimler, etkile­şim­ler, tepkile­şimler, ritmler, aralıklar, aşamalar ve tempolarla; çeşitli ek­senler etrafında ve yörünge­ler üzerinde; doğru, eğri, düzenli, karışık, yo­ğun, sey­rek, ardıl, ayrık, bi­tişik, uzak, paralel, çapraz, yöndeş, karşıt, uygun ve aykırı biçimlerde; farklı hacım, ağırlık, sayı, çekim, esneklik, ısı, şekil, konum ve renkler cümbüşü içinde ) hem tümden gelim, hem tüme va­rımla birbirle­rini ta­mamlarlar.

 

Özet olarak İnsanoğlunun bilgi ve duyum­larıyla yaklaşık bu li­mitlerde tanımlanabilen kâinât, Allah Teâlâ'dan başka hiçbir kim­senin, sı­nırlarını, büyüklüğünü, hesabını ve kapsamını bilme­diği, bi­lemediği, bile­meyeceği, keşfedemeyeceği, sırlarını çözemeyeceği, hatta takdir ve tahmin bile edeme­yeceği bir ultra organize sistemdir.

 

Madde olarak tanımladığımız şeyin, gerçekte ne olduğuna ilişkin bul­gu­ları elde ettikten sonra insanoğlu önce hayat ve kâinâtın şifrele­rini çö­zebile­ceğini sanmıştı. Ama daha sonra bir şifreyi çözmeye çalışır­ken âdetâ yeni­den binbir şifreyle karşı karşıya gelmiştir.

 

Madde-Hayat ilişkisini açıklamada fizikten kimyaya, matematikten tıbba kadar hiçbir ilim insanoğlunu hâlâ tatmin edememiş, onun hay­ret ve şaş­kınlığını gidermek şöyle dursun, bu duygularını daha da kar­maşık hale ge­tirmiştir. Hatta işini zorlaştırmış, endişelerini artırmış ve huzu­runu kaçır­mıştır. O, madde ve hayatı keşfetmeye çalışırken elde ettiği bul­gularla daha ileriye doğru gittikçe, daha yeni planlar ve tasarı­lar ortaya koydukça ve daha ilginç sistemler geliştirdikçe hiç kuşku yok ki henüz öğ­renemediği şeylerin yanında, bildiklerinin, okyanustan bir damlacık bile olmadığını anlamıştır.

 

Bugün ne mekânik açıklamalar; ne dinamizmin teorileri; ne rasyo­nel ve pozitif felsefeler; ne biyolojinin, ne de sibernetiğin uzay çağı tek­noloji­siyle sunduğu en son veriler; madde-hayat, ya da canlı-can­sız ilişki­sindeki esrar perdesini aralayamamıştır. Tam aksine bu ilişkinin arka planındaki karmaşık ger­çekler, işleyişindeki disiplin ve nizamın temelinde yatan her ilmi­ği, çözdükçe hiçbir zaman çözülemeyecek daha birçok ilmiklerin bu­lundu­ğunu haber vermekten başka bir işe yaramamıştır.

 

Örneğin canlılık gerçeğinin ne olduğu ve ruhun, hangi şartlarda ve hangi aşamalarda oluştuğu, keza onun, bir enerji türü olup olmadığı so­rusu hâlâ cevapsızdır ve bu olayın son halkası sonsuza dek cevapsız kala­caktır [91] Aynı zamanda cansızın yapısında aralıksız olarak ken­dinden sü­rüp git­tiği sanılan düzenli hareket ve olayların yine son hal­kası hâlâ bi­linmemek­tedir. Örneğin çapı, bir cm. nin yüzmilyonda biri kadar olduğu için hiçbir araçla görülemeyen atomun içinde insan ta­savvuruyla algıla­namayan mi­nik bo­yutlarda ve farklı karakterlerde bir­çok partiküller var­dır. Her birinin fonksi­yonu da ayrıdır. Bunlardan meselâ elektronlar, atomun çekirdeğini oluştu­ran nötron ve protonun etrafında saniyede elli­bin km. hızla ve belli bir yö­rüngede dönüp dur­maktadırlar. Ancak bu minnacık kâinâtın içinde o kadar çok şeyler daha var ve bu şeyler arasında da o kadar ahenkli, o kadar düzenli ve hesaplı olaylar cereyan etmektedir ki insanın bütün bu olup bi­tenleri en ince ayrıntılarına kadar öğrenebil­mesi günümüzün başdöndü­rücü imkân­larıyla dahi mümkün olamamış­tır.

 

Atom hakkındaki bütün bil­gilerin, gü­nün birinde su yüzüne çıkması ve bu küçük kâinâtla ilgili tüm sırların çö­zülmesi mümkün olsa bile bu, hiçbir suretle tesadüf te­zini doğrulamaya ya­ramayacaktır. Bilakis, sadece bu minik ve cansız âlem içindeki taneciklerin arasında cereyan eden cazi­benin, hare­ket ve deveranın, düzen ve hesabın ortaya koyduğu çarpıcı tablo bile , başlı­ba­şına hem Allah Teâlâ'nın kuşatıcı ilmini, hem de O'nun eşya ve olay­lara­rası ilişkileri düzenleyen yasalarının varlığını kanıtlaya­caktır ki akâid di­linde bu yasaların tümüne «ilâhî hik­met» denir. İlâhî hikme­tin sırrına ise insanın aklı eremez. Dolayısıyla da «Hikmetinden sual olunmaz»

 

İşte, nereye varırsa varsın, esasen en büyük ilmin sahibi olan Allah Teâlâ'nın muhteşem sanatı ve saltanatı karşısında ilim, acizliğini daima teslim et­mek zorunda kalacak, ilme gerçek manada sahiplenen insan ise -bilgisi arttıkça - ilmin bu acizliğini ancak güçlü bir imân ve teslimiyetle ka­bul­lenebilecek­tir.

 

İmân-Amel İlişkisi:

 

- İmân, amelin bir parçası mıdır, imân azalır, çoğalır mı ?

 

Eylemin imândan sayılıp sayılamayacağı meselesi akâid ilminin daha ilk taorisyenleri arasında bir tartışma konusu olmuştur.

 

Bilindiği üzere Kur'ân ve Sünnete bağlı inancın mensupları olan Müslümanların çoğunluğu itikad konusunda genel olarak ya Matüridî veya Eş'arî'dirler. (Ayrıca Selefîlik olarak bilinen üçüncü bir azınlık grup daha vardır.) Aslında bu üç itikad mezhebinin görüşleri arasında pek önemli farklar yoktur. Bu nedenledir ki hepsinin mensupları bir­birini tanımakta ve hak yolda olduklarını onaylamaktadırlar.

 

Şirk koşmak ya da şirk olarak yorumlanabilecek bir davranışta bu­lun­mak hariç, bir fiil işlemek, iyi veya kötü bir iş yapmak, acaba imânı et­kiler mi, etkilemez mi konusu haklı olarak âlimlerin zihnini eskiden beri meş­gul etmiştir. Çünkü insanın vereceği bir karar, eyleme dönüş­tüğünde eğer onun inancını şu veya bu şekilde etkiliyorsa, daha doğ­rusu Allah, Peygamber (sav) ve kitap gibi önemli imân unsurları hak­kında insanın iç dünyasında herhangi bir değişikliğe neden oluyorsa bu, gerçekten üze­rinde durulması gereken bir mesele demektir.

 

Aslında bu mesele, yalın bir mantıkla zihinde kritik edilecek olursa inanmak ile yapmak, ya da yapmak ile inanmak arasında bir bağın, bir il­gi­nin bulunduğunu kabul etmek gerekir. Çünkü -istisnâî durumlar hariç - in­san düşünüp taşınarak, tasarlayarak ve amaçlayarak bilinçle iş­lerini ya­par, aynı zamanda amacına inanarak planını uygulamaya ko­yulur. Dolayısıyla inanmak ile yapmak arasında kesinlikle bir ilgi var­dır. Özgür irade ile hareket eden insan, hedefi hayırlı da olsa şerli de olsa amacına inanmış olarak işe başlar. Ancak kişinin eyle­miyle ilgili üç önemli nokta vardır:

 

1.       Amaçlamak,

2.       Amaca inanmak,

3.       Amacı gerçekleştirmek,

 

Bunlar; niyetlenmek, azmetmek ve girişimde bulunmak şeklinde de açıklanabilir.

 

Bu önemli üç noktadan özellikle amaçla eylem arasındaki ilişki, inançla eylem arasındaki ilişkiden çok daha farklı ve daha güçlüdür. Çünkü in­sanın, amaca ulaşıp ulaşamama olasılığı üzerindeki planları, hesapları ve kuş­kuları, amacının kesin bir parçası ise de, amaçtan biraz daha ötedeki inancının bir parçası olmayabilir. Çok açık olarak bilinmektedir ki insan, bir eylemi, mutlaka inandığı için yapmaz. Nice insan vardır ki doğruluğuna ve haklılığına asla inanmadığı bir eyleme, herhangi bir nedenle kalkışmak durumunda kalabilir; böyle bir eyleme özgür iradeyle ve bilinçli olarak girişebilir. Ve nice insan vardır ki bütün yüreği ile inandığı ve yapmak istediği bir işe girişmekten, yine herhangi bir nedenle cayabilir.

 

İşte belki de bu ilgiden hareketle Matürîdî Grubu, amelin, yani iş ve eylemin, inancın bir parçası olamayacağı ka­naatindedir.[92] Matüridîlere göre: bir kimse, imânın esaslarına inanı­yor ve bunları bü­tün içtenliği ile ka­bul ediyorsa o kimsenin, yaptığı çir­kin iş ve eylemler, imânının eksilme­sine neden olamayacağı gibi, yap­tığı faydalı ve güzel iş­ler de inancını artır­maz.

 

Şu varki hayırlı iş ve ça­lış­malar, kişideki imânın güçlenmesinde, onun Allah Teâlâ'ya ve kutsal de­ğerlere bağlı kalmasında et­kili olur; Kötü ve çirkin davranışlarda bu­lunmak da aynı şekilde imânın zayıflamasına neden olabi­lir. Onun için inanmak ile yapmak arasında hiçbir bağ bulunmadığı izlenimini uyandıran Matüridîlikteki görüş eleştirilmiştir. Nitekim Türkiye'de özellikle mezhepçi ortodoks hanefistlerin desteğinde yaygınlaşmış bulunan Matüridîlik, islâm'ın amelî cephesine karşı ilgiyi zayıflatmıştır. Hanefist Matüridîler, son yıllarda toplumun öbür mezhep mensuplarına göre İslâm'ın emir ve yasaklarını daha çok çiğnemişlerdir. Türkiye'de «hortumculuk» adı altında yaygınlaşan yolsuzluklar, mafya ve yer altı faaliyetleri, Masonluk, tarikatçılık tefecilik ve Amerikancılık gibi toplumu sarsan ve ahlâk çöküntüsüne solculuktan daha çok neden olan gelişmelerde, en fazla Hanefist çevreden insanların rol oynadığı gözlemlenmiştir!   

 

Eş'arîler'e gelince bunlar, imân-amel ilişkisi konusunda değişik bir kanaate sahiptirler. Onlara göre kişi çirkin fiiler işledikçe onun inancında da bir zayıflama olur; tersine hayırlı amellerde bulundukça da imânı güçlenir.[93]

 

Ancak, Eş'ariler'le Matüridiler arasında bir görüş ve kanaat ayrılığı gibi görünen bu nokta üze­rindeki yorumlar arasında -esasına bakılacak olursa - pek de büyük bir fark yoktur. Belki de farklı anlatım üslûplarıyla aynı gerçeği ifade etmiş­ler­dir. Nitekim insan, bir şeyi gerçek bildiği ve ona bütün iç­tenliği ile inandığı halde o gerçeği açık şekilde yalanlamadığı sürece il­kelerine aykırı davran­ması o inancın ortadan kalktığı anlamına gel­mez.

 

Örneğin ateşin yakıcılığına kesin şekilde inanan doğuştan âmâ bir kimse, elini bilinçli olarak alevlere tutsa bile yanacağı konusundaki ke­sin inancında onun hiçbir kuşkusu olamaz. Binaenaleyh onun, böyle tehli­keli ve çirkin bir fiili işlemekle ateş hakkındaki kanaati değişmez. Yani elini ateşe doğru uzâtmakla ateşin onu yakacağı gerçeğini inkâr etmez, çünkü edemez; meğerki bunu diliyle açıkça söylemiş olsun. Keza yemeğin, ateşe kon­makla pişece­ğine, madenin ateşte kızdırılarak şekillendirilebilece­ğine ina­nan insan da bu inanç doğrultusunda hayırlı ve güzel olan bir­takım üre­timlerde bulunsa bu suretle onun da ateşle ilgili inancı artmaz. Bu inanç, ateşe perva etmeyen insanda da, ondan yararlanan insanda da aynıdır. Ancak kişi, ateşi faydalı amaçlarla sık kullandığı oranda onun ne kadar yararlı bir araç olduğunu düşünmek durumunda kalacak, do­layısıyla kişideki bu inanç âdetâ pekişe­cektir. Buna karşın ateşi olumsuz işlerde ve kötü niyetle kullanan insan ise onun yakıcı­lığına ilişkin inançtan çok, yaptığı işlerin sonuçları üzerinde tek taraflı ola­rak dü­şünmek durumunda kalacak, bu nedenle ateşin hayırlı amaçlarla da kullanılabileceğini bile belki zamanla artık düşünemeyecektir.

 

Zararlı fiillerin, kalp kararttığı ve sevapların silinmesine neden ol­duğu hakkında âlimlerin, sahip bulunduğu kanaati burada aramak doğru olur.

 

Netice itibariyle, amelin imândan bir parça olup olmadığı ve imânın azalıp çoğalmasında (ya da zayıflayıp güçlenmesinde) bir etkisi bulunup bulunmadığı meselesinde, Kitap ve Sünnete bağlı Müslümanlar arasında hemen hemen  görüş ayrılığı de­ne­meyecek kadar yaklaşık kanaatler vardır. Bu kanaatler farklı izah tarz­ları­nın doğal birer sonucudurlar.[94] Dolayısıyla imânî konularda «Müslüman» ço­ğunluğun arasında sanki derin uyuşmazlıklar varmış gibi bu meseleleri bü­yüterek irdeleyenlerin iyi bir niyete sahip bulunmadıklarını bizzat kendileri açığa vurmuş olacaklardır! Bu gelenekçi çoğunluğun, gerçek anlamda m'ümen bir kitleye günün birinde dönüşebileceği umudunu beslemek daha doğrudur.

 

İslâm âlimlerinden çoğunun, özellikle ameli, imânın bir parçası ola­rak görmemeleri, onların, bir bakıma sahip oldukları derin ferâset ve dirâyeti gös­ter­mektedir. Nitekim kötü amel işleyen bir mü'minin bu yüzden imân­sız­lıkla suçlan­ması ve gelişebilecek fitne ve anarşinin süreklilik ka­zanması bu suretle ön­lenmiştir. Bu görüş Kur'ânî hikmete pek uygun­dur. Ancak şirk amacıyla yapılan eylemleri bunun dışında tutmak ge­rekir. Türkiye'de özellikle, -Kimliklerinde İslâm yazılı- bazı solcular, lâikçi mitüdistler ve kökten putçular gibi açıkça Allah Teâlâ'ya or­tak koşan, ya da sözleri ve davranış bi­çimleriyle  bu yol­daki inançlarını bir yandan ortaya sererlerken öbür yandan sözde mü'min olduklarını ileri süren kimsele­rin eylemlerini yorumlamak ve hâlâ mü'min oldukla­rına inanmak ise safdillik olur!

 

Ehl-i sünnet'in diğer bir bölümünü oluşturan Selefîler'e gelince onlar amelin, imândan bir parça olduğu ve imânın azalıp çoğalabileceği nokta­sında Merhum İbn. Teymiyye'ye uymaktadırlar.[95] Bilindiği üzere İbn. Teymiyye radikal görüşleriyle tananmaktadır.

 

Kur'ân'ın Bütünlüğü İlkesi ve İmân:

 

Hiç kuşku yok ki Kur'ân-ı Kerîm bir bütündür. Bu bütünlüğü göz ardı eden kimsenin mü'min olması söz konusu değildir. Günümüzün Müslümansı toplumları arasında bu önemli nokta ile ilgili olarak büyük so­run­lar yaşanmaktadır.  ÖzellikleTürkiye'de, toplumun geniş tabanının, İslâm ve Kur'ân ger­çekleri hakkında yeterli ve sağlıklı bilgilere sahip bulundu­ğuna inanmak güçtür. Bununla birlikte yarı okumuş egemen zümre de kültür emperya­lizminin etkisiyle İslâm'a karşı tehlikeli boyutlarda şart­landırılmıştır. Bu nedenle İslâm'ın ve Kur'ân'ın bütünlüğü üzerinde önemle durmak, teb­liğ, davet ve irşad bakımından kaçınılmaz bir zo­runluluktur.

 

Çok şaşırtıcı noktalardan biri de şudur ki akâid ve kelâm âlimleri eski­den günümüze kadar  Kur'ân'ın bütünlüğü meselesini bağımsız bir başlık altında incelememişlerdir. Onlar sadece küfür, şirk, nifak ve zındıklık sa­yı­labilecek nedenleri ayrı ayrı konular olarak ele alırlarken, Kur'ân'ın ve İslâm'ın bölünmez bütünlüğünü de bu farklı başlıklar al­tında dolaylı bir yöntemle elbette ki ele almış sayılırlar. Çünkü bir insa­nın, (hangi sözleri sarfettiği ve ne gibi tavırlar gösterdiği zaman) İslâm'dan çıkacağı, yukarı­daki başlıklar altında örneklerle gösterilince bütün Kur'ânî gerçekler or­taya çık­mış olacak ve bu gerçeklerin tümüne birden inanmayan insanın da mü'min sayılamayacağı -dolaylı olarak- anlaşılmış olacaktır.

 

Ne varki bütün Kur'ânî gerçeklerin, akâid yazar­ları tarafından bir in­deks halinde kitaplara geçirildiği de söylenemez. Çünkü her şeyden önce böyle bir indeks hazırlamak hem mümkün de­ğildir, hem de «tüme va­rım» kuralı olarak bilinen ve akademik açıklama sanatında, bölümlerden bi­rini göstere­rek bü­tünü anlatmak yöntemine ve dolayı­sıyla bilimselliğe aykırıdır. Ama ne olursa olsun Kur'ân'ın ve İslâm'ın bütünlüğü ilke­sinin,  bağımsız bir konu olarak işlenmemiş olması akâid tarihinde bir metod sorununu or­taya ser­mektedir. Çünkü bir ger­çeği şu veya bu şe­kilde dile getirmek mümkündür. Ancak onu derli toplu bir anlatım bi­çimiyle sunmak, mu­hatabı daha kısa yoldan amaca götürür. Aksine muhatabı şaşırtmak, ya da onun eksik bilgi­lerle boca­lamasına neden olmak gibi ihtimaller doğar. Nitekim Kur'ânî ger­çekler­den bi­rini veya birka­çını inkâr eden veya aşağılayan bir­çok kimsenin, gü­nü­müzde kendile­rini hâlâ mü'min ve Müslüman sayı­yor olmalarını, bi­raz da bu nedenin içinde aramak gerekir.

 

İslâm'ın dışına çıkmak, yani mü'min ve Müslüman niteliğini kay­betme halleri, elbetteki akâid kaynaklarında ayrıntılı olarak açıklanmış­tır. Dolayısıyla bir insanın hangi tavırla, hangi anlayış ve zihniyetle, hangi söz ve hareketle İslâm'ın dışında kaldığını, ya da mü'min ve Müslüman iken İslâm'dan nasıl çıktığını bu bilgilerden anlamak müm­kündür. Alimler bu bilgileri küfür, şirk, nifak, zındıklık ve irtidâd gibi ayrı başlıklar altında ver­mişlerdir. Dolayısıyla Kur'ân'ın ve İslâm'ın bütünlüğü konusu ancak farklı başlıklar altında verilen bu dağınık bil­gilerin bir araya getirilmesiyle müm­kün olabilmiştir. Halbuki Kur'ân'ın ve İslâm'ın bütünlüğü ayrı ve bağımsız bir konudur Dolayısıyla bu konunun bağımsız bir başlık altında işlenmemiş olması özellikle çağımızda birtakım boşluklara ve çelişkilere neden olmaktadır.

 

Öncelikle ve önemle şunu ifade etmek gerekir ki, kendisinin Müslüman olduğuna inanan ve bu kimlikle tanınan birçok kimseler Kur'ân-ı Kerîm'in, bazı âyetlerini inkâr etmekte, sorgulamakta, içerik­lerini çağdışı, acımasız ve vahşi görmekte, hatta aşağılamaktadırlar. Bununla birlikte İslâm Dini'nden çıktıklarının hiç de farkında değil­dirler. Çünkü bu in­san­lar eğer İslâm Dini'nden çıkmış bulunduklarına kesinlikle inanmış ol­sa­lardı mutlak surette ya hemen pişman olup ye­niden Müslüman olacak, veya başka bir dine gireceklerdi. Çünkü insan­lar belli bir dine bağlanmak zorundadırlar. 

 

Burada çok açık ifade etmek gerekir ki İslâm'ın ve Kur'ân'ın, bir bü­tün ol­duğu gerçeği Kur'ân-ı Kerîm hariç, ne kaynaklardan yeteri kadar anla­şılmış, ne de anlatılmıştır. Halbuki çok önemli ve temel bir kural olarak  Kur'ân-ı Kerîm bu ilkeyi ciddî bir şekilde ortaya koymuştur.[96]

 

Evet Kur'ân-ı Kerîm bir bütündür ve bizzat kendi açıklamasıyla bö­lün­mez bir bütündür. Bunun anlamı ise şudur:

 

Kur'ân-ı Kerîm'in en küçük bir parçası bile olsa içeriğinden bir şeyi inkâr etmek, var saymamak, eleştirmek, sorgulamak, (haşa!) çağdışı, acı­masız ve vahşiyâne nitelemek veya bu anlamlarda değerlendirmek; Kur'ân-ı Kerîm'in en küçük bir bölümünün bile değiştirildiğine, eksil­til­diğine, ya da Kur'ân-ı Kerîm'e, sonradan bir şey daha eklendiğine, Hz. Peygamber (sav) in sözlerinin Kur'ân'a karıştırıldığına veya bu an­lam­larda herhangi bir de­ği­şikliğe uğratıldığına inanmak, ya da ileri sürmek, Kur'ân-ı Kerîm'in tü­münü tanımamakla eşdeğerdedir ve İslâm Hukuku'nun bu sorunla ilgili maddeleri için doğrudan konu oluşturur.

 

Böyle bir inanca sahip olduğunu açıklayan kimseleri doğrulamak şöyle dursun, onlarla dostça geçinmek de aynı hükmün altına girmek için ye­terli bir sebeptir.

 

Sonuç olarak Kur'ân-ı Kerîm'i ve onun öngördüğü inanış, yönetim ve ya­şam biçimi olan İslâm'ı bölünmez bir bütün kabul etmek, kişide imânın oluşa­bilmesi için kaçınılmaz bir şarttır. İçeriğini ayrıntılarıyla bil­meden böyle özet bir bütünlük tanımı çerçevesinde Kur'ân-ı Kerîm'e inanmakla kişide oluşan imân şekli, akâid literatüründe «icmâlî imân» olarak nitelenmiştir. İcmâlî imân eğer taklidî değilse tehlikesiz sayıl­mıştır. Kişinin gizli dünyası ise açıklanmadıkça Müslümanlarca ma­sum sayılır ve araştırılamaz. 

 

 

Genel Çizgileriyle İmânsızlık  (küfür):

 

İmânsızlık halk dilinde, inançsızlık itikadsızlık demektir. İmânsız kişi dinsiz sanılmaktadır. Oysa dinsizlik ile imânsızlık farklı şeylerdir.[97]

 

İslâm akâidinde imânsızlığın (yani küfrün) çeşitli tanımları ve açık­la­maları vardır. Örneğin gerçeklerin tümüne birden inanmamak imânsız­lığa neden olduğu gibi, gerçeklerin en az birine inanmamak, onlardan bi­rini çarpıtmak, aşağılamak ve çirkin nitelemek  de imânsız­lık için yeterli bir ne­den oluşturur. Hatta bir kimse Kur'ân gerçekleri­nin tümüne kalben inan­makla birlikte onlardan en az birini red ve inkâr etmekle de yine imânsız (kâfir) sayılır. Yani mü'min ve Müslüman niteliğini kaybeder. Eğer zâten önceden mü'min değilse kişi, böyle bir kanaate sahip bulun­makla imânsızlı­ğında saplanmış olarak kalır; Yok eğer doğuştan mü'min olarak yetişmiş, ya da sonradan hidâyet bularak İslâm'a girmiş bulunma­sına rağmen yukarıda açıklanan sapkın kanaatlerdan birini yeniden be­nimsemiş ise o da artık mü'min ve Müslüman değildir.

 

Bilindiği üzere kimlik kartlarındaki «din» hanesinde yazılı «İslâm» sözcüğünün, gönül dünyasıyla hiçbir ilişkisi yoktur. Bilakis etik ve manevi değerden yoksun bir forma­litedir. Nitekim çocuk daha bir­kaç günlük bebekken düzenlenen bu kartlara, «İslâm» kelimesi âdetâ otomatik olarak işlenmektedir ki çocuğun irâdesiyle bu kartların içeriği arasında her­hangi bir bağ kurmak mümkün değildir. Dolayısıyla bu kart­ları taşıyan nice insan vardır ki Müslümanların arasında  (onların kimli­ğine bürünerek) ya­şayabilmekte, bu sayede Müslümanların mah­rem top­lantılarına, hatta cami­lere ve Mescidu'l-Harâm gibi kutsal me­kanlara kadar bile rahatça sızabilmek­tedirler. Bu durum onların Müslüman olduğu an­lamına gelmediği gibi on­lara, bilerek bu hak ve özgürlüğü ta­nı­yanların da mü'min ve Müslüman olduğunu söylemek herhalde yanlıştır. 

 

İmânsızlık, akâid âlimleri tarafından küfür, şirk, nifak zındıklık ve ir­ti­dâd adları altında ele alınarak işlenmiştir. Kur'ân-ı Kerîm'de kâfir­lerden, müşriklerden ve münafıklardan çok söz edilmektedir. Dolayısıyla küfür, şirk ve nifak hakkında Kur'ân-ı Kerîm'den yeterli derecede bilgi edinmek mümkündür. Zındıklık kelimesi ise Kur'ân-ı Kerîm'de geçmemektedir. Kelile ve Dimne'nin ünlü mütercimi (bazı rivâyetlere göre yazarı) Abdullah b. Mukaffa' zındıklıkla suç­landığına göre bu kelimenin çok eski­den kullanıldığı anlaşılmaktadır. İslâm'ın doğuşunu izleyen ilk asırlarda (Dışından mü'min, içinden kâ­fir)  olan­lara zındık deniliyordu. Sonraları, ya­bancı inançları İslâm'a bu­laştıran ya da bu tür sapkın itikadlara bağlanan ki­şilere zındık denilerek bu nite­lik,  onları münafıklardan ayırmak için kul­lanılmıştır.

 

Şimdi de bu kavramların ne anlama geldiğini, aralarında ne gibi fark­lar bulunduğunu ve kimlerin kâfir, kimlerin müşrik, kimlerin münâfık, kim­lerin mürted ve kimlerin zındık durumuna düşerek İslâm'ın dışında kal­dı­ğını ayrı ayrı inceleyelim.

 

 

İMÂNIN KARŞITLARI

 

KÜFÜR KAVRAMI:

 

Küfür, yalın olarak klasik Arapçada gizlemek anlamına gelen bir söz­cük­tür.

 

Akâid biliminde önemli bir terim olan «küfür» kelimesi : Allah Teâlâ'nın varlığını, birliğini veya bildirmiş olduğu gerçeklerden en az bi­rini red ve inkâr etmek, ya da bu konuda kuşku içinde bulunmak su­re­tiyle işle­nebilecek suçların en büyüğüne verilen kapsamlı adlardan biri­dir. Bu suçu işleyen kimseye «kâfir» denir.

 

Küfre Neden Olan Söz, Kanaat ve Davranışlar:

 

Küfre neden olan çeşitli söz, kanaat, tavır ve davranışlar şu beş grupta toplanabilir:

 

1- Kur'ân gerçeklerinden en az birine inanmamak, veya onu red ve inkâr etmek,

 

2- Böyle bir gerçeği çarpıtmak veya mantıksız, çağdışı, iğrenç, vahşi, acı­masız ya da adaletsiz bulmak,

 

3- Onu aşağılamak,

 

4- Onu alay konusu yapmak,

 

5- Gerçek ile gerçek dışı arasında tarafsız bir tavır göstermek.

 

Küfür suçu, aynı zamanda şirk, nifak, zendeka ve irtidâd suçlarını da kapsar. Yani Gerek müşrik, gerek münafık, gerek zındık, gerekse mürted kişi aynı zamanda kâfirdirler. İslâm Dini ile hiçbir ilişkileri yok­tur. Dolayısıyla dünyadaki bütün mü'minler, (ırkları, renkleri ve dilleri ne olursa olsun)  na­sıl ki kardeş ve bir tek millet sayılırlarsa, aynı şe­kilde kâfir­ler de (ırkları, renkleri ve dilleri ne olursa olsun) İslâm'a göre bir tek millet sayılırlar. İslâm'da ilim deyimiyle bu hüküm: «El-Kufru milletun vahi­dah» olarak ifade edilir. Binaenaleyh, İslâm dışı ol­mak bakımından müşrik, münafık, zındık, mürted veya herhangi bir kategoriye giren kâfirler ara­sında hiçbir fark yoktur. Sadece karşılıklı ilişkileri düzenleyen İslâm Hukuku'nun ve İslâm Ahlâkı'nın, ilgili kurallarına göre bu kam­plara karşı yapılacak resmi ve kişisel muamele farklıdır.

 

Örneğin kitabî kâfirler, zimmi (sözleşmeli vatandaş)  olarak İslâm dev­le­ti'nin sınırları içinde oturabilmelerine karşılık müşriklere bu hak tanına­maz. Keza münafıklar, kâfir olduklarını açık şekilde ortaya koy­ma­dıkça on­larla aynen Müslüman muamelesi görülür.

 

Yukarıda sayılan beş ayrı yoldan işlenebilecek çeşitli küfür suçlarını iki ana başlık altında toplamak mümkündür.

 

1- Allah Teâlâ'ya, peygamberlere, semâvî kitaplara, meleklere ve âhiret gü­nüne ilişkin «gaybî gerçekler» den en az birini inkâr ve red etmek veya bu gerçekler hakkında kuşku duymak.

 

Örneğin Allah Teâlâ'yı, (haşa!) yok bilmek veya sanmak; O'nu, ya­kış­ma­yan bir sıfatla niteleyerek, -bir anlamda - sahip olduğu «kemal» vasfını inkâr etmek. Meselâ Allah Teâla'nın, kâinatta cereyan eden bazı olaylardan haber­siz olduğunu, ya da olabileceğini; uyumak, unutmak, bunamak, yorulmak, yıpranmak, eskimek, yaşlanmak, üzülmek, bunalmak, özenmek, ve bıkmak gibi Zât-ı ilâhiyesi'ne yakışmayan ve asla kendisi için söz konusu olamayan nitelikleri O'na mal etmek veya bu yollu düşünceler ileri sürmek; Keza O'na herhangi bir şeyi ortak koşarak -bir çeşit - birliğini inkâr etmek.

 

2- Tamamen seküler hayatı ilgilendiren madde, hayat, dünya, uzay, iş, sanat ve ilim konularına; haklara, özgürlüklere, meşru ve legal ça­lışma­lara ilişkin Kur'ân gerçeklerinden en az birini inkâr etmek.

 

Örneğin, yılın 12 den daha az, veya daha çok sayıda aylardan oluştuğunu, gü­neşin hareket etmediğini, rüzgarın döl aşılayıcı olmadığını yağmu­run bu­lutlardan inmediğini ileri sürmek gibi...[98]

 

 

 

Çeşitli Küfür Suçlarına Örnekler:

 

a) Allah (cc) ile ilgili yanlış düşüncelerden kaynaklanan küfür suç­ları:

 

* Allah Teâlâ'nın varlığı veya birliği hakkında kuşku duymak ve bunu sözle ifade etmek,

 

* Allah Teâlâ'nın sıfatlarından en az birine inanmamak,

 

 Örneğin: Allah Teâlâ, sonsuzdan sonsuza sağdır; Görür ve bilir; Öncesi ve sonrası yoktur; Her şeye gücü yeter; Tüm kâinât üzerinde mut­lak bir egemenliğe sahiptir. Binaenaleyh eğer bir kimse onun bu ni­telikle­rinden en az birine inanmazlık veya saygısızlık eder, ya da ona karşı kuşku duyarsa kâfir olur. Bu cümleden olarak eğer bir kimse, için­den ge­çen bir düşüncenin Allah tarafından bilinemeyeceğini tahmin bile ederse İslâm Dini'nden çı­kar.

 

* Her şeyin Allah tarafından yaratılmış bulunduğuna inanmakla bir­likte O'nun, insanlara sınırsız bir irâde özgürlüğü tanıdığını, bina­enaleyh insanları artık söz ve eylemlerinden dolayı sorgulamayacağını ya da yargı­lamayacağını sanan kimse bu kanaatini sözle açığa vurursa İslâm Dini'nden çıkmış sayılır [99]

 

* Allah Teâlâ'yı cisim veya madde olarak düşünen; O'nu, yarattık­la­rın­dan herhangi bir kimseye, herhangi bir nesneye, herhangi bir şeye benzeten; doğmuş veya doğurulmuş olduğuna, nesil bıraktığına, (yani ço­cuğu oldu­ğuna), üzerinden zaman geçebileceğine, bir yer tarafından taşı­nabileceğine, başlangıcı veya sonu olabileceğine; hastalanmak, öl­mek, unutmak, uyumak, yorulmak, herhangi bir şeyi bilmemek, her­hangi bir olaydan haberdar ola­mamak, insanların içindeki gizli düşün­celeri bil­memek, bir kimseye veya bir şeye gereksinim duymak, huzursuz olmak, bir şeyi var veya yok etmek zorunda bulun­mak, bıkmak ve usanmak gibi tüm eksikliklerden her­hangi biri du­ru­munda kalabileceğine ina­nan ve bunu sözle ifade eden kimsenin, İslâm Dini ile hiçbir ilişkisi kal­maz.

 

* Allah Teâlâ'nın isim ve sıfatlarına, emir ve yasaklarına öğüt ve ya­sa­larına saygısızlık eden, onları alay konusu yapan, Örneğin: «Şu si­neğin var olmasında hiçbir fayda ve hikmet yoktur, Allah bunu niçin yaratmış?!» di­yen, ya da öfkesinden, «Allah bile bana emretse bu işi yapmam.» şeklinde tepki gösteren kimse imânını o an için kaybeder.

 

* Bazı kimseler çok hissi oldukları için suçluluk duygusuyla derin mo­ral çöküntüsüne uğrarlar. Bu duruma düşen bir insan bilinçli olarak -afedilemeyeceğine ilişkin- Allah'dan umudunu tamamen keserse kâfir olur. Keza aşırı umutla Allah tarafından hiçbir hesaba ve cezaya tabi tu­tul­mayacağına inanan kimse de yine kâfir olur.

 

* Ayrıca Allah hakkında sarfedileceği takdirde kesinlikle küfre ne­den olacak çeşitli ifadelerden bazıları şöyledir:

 

«Allah'ın adaletinden kuşkulanıyorum.»

 

«Filan adam üçkağıtçının Allahıdır.»

 

«Allah'ın s...tir ettiği yer.»

 

«Allah'ın oğlu bile olsa metelik vermem.»

 

«Allah istemese bile bu işi yaparım.»

 

«O kadar seviyorum ki ona Allah gibi tapıyorum.»

 

«Allah bile onunla başa çıkamıyor, ben nasıl başa çıkayım

 

«O kadar güzel ki Allah onu özene bezene yaratmış.»

 

Bu sözleri sarfedenler, Allah Teâlâ'ya karşı büyük saygısızlıkta bulunmuş olurlar. Bu nedenle de İslâm dininden çıkarlar. Bununla birlikte eğer bir mü'min kişinin yanında bu sözlerden birini sarf ederlerse, ayrıca ona karşı da büyük bir küstahlıkta bulunmuş olurlar. Onun için böyle bir terbiyesizlikte bulunan kimse derhal tevbe ederek önce Allah'dan af dilemeli, aynı zamanda inancına karşı saygısızlık yaptığı mü'min kişiden de özür dilemelidir.

 

 

***

 

 

b) Peygamberlerle ilgili yanlış düşüncelerden kaynaklanan küfür suç­ları:

 

Peygamberler: Allah Teâlâ'nın, ilâhî hikmetiyle, daha be­bek­lik günlerinden itibaren doğal bir iç ve dış temizlikle yetiştirip yön­lendir­diği, ve seçerek elçilik göreviyle gönderdiği; övülmüş, dokunulmaz kişiliğe sahip, müstesna ve saygıdeğer şahsiyetlerdir.[100]         

 

Bu yüce insanlara dil uzatmak, onları yakışıksız vasıflarla nitele­mek, onları aşağılamak, yalanlamak, onlardan herhangi birinin pey­gamberlik sı­fatını açıkça red ve inkâr etmek, onlardan olmayan birini peygamber olarak nitelemek İslâm Dini'nden çıkmak için yeterlidir.

 

Bu cümleden olarak:

 

* Bir kimse eğer kendisine ya da bir başkasına vahiy indiğini ileri sü­re­cek olsa veya herhangi bir ifade kullanarak peygamber olduğu iddi­asında bulunacak olsa kâfir olur.

 

Bilindiği gibi Peygamberimiz Muhammed Mustafa (sallellahu aleyhi ve sellem) Efendimiz Hazretlerinin tertemiz hanımları (Asr-ı saadetten kıya­met kopuncaya kadar) bütün mü'minlerin anneleridirler.[101] Binaenaleyh onlara dil uzâtan, onları iffetsizlikle suçlayan (ki bir kı­sım Şiîler maalesef bunu yapıyorlar), Keza Hz. Peygamber (sav)' den sonra sağ kalan hanımla­rının, çağdaşları olan Müslümanlarla neden evlenmedik­lerini sorgulayan ve eleştiren kimse yine kâfir olur.

 

* Bir kimse eğer Hz. Peygamber (sav)'in, gerek devlet başkanı olarak, ge­rek ordusunun başında komutan olarak, gerekse yaşamının çeşitli alan­la­rında almış olduğu kararlardan, koyduğu yasalardan, yapmış olduğu istihbarattan, be­lirlediği stratejilerden ve onayladığı infazlardan birini eleştirecek olsa, yani isabetli karar almadığını ya da adaletsiz yargıda bulunduğunu ileri sürecek olsa kâfir olur. Ancak insan olarak O'nun, nadiren bazı şeyleri unutup, daha sonra düzelttiğini söylemek suç değildir.

 

Ayrıca:

 

* Hz. Muhammed (sav)'in son peygamber olduğunu inkâr etmek,

 

* Yeni bir peygamberin geleceğini bekliyor olmak küfürdür.

 

*Herhangi bir ulu şahsiyeti Hz. Muhammed (sav)'den üstün bil­mek veya O'nunla eş değerde tutmak. Örneğin Hz. Ali (ra)'yi ilâh kabul eden, ya da O'nu Hz. Muhammed (sav)'den üstün tutan bir kısım Râfızıyler vardır ki bunlar kâfirdir.[102]

 

Keza bazı tarikatlarda, özellikle Nakşibendîlere ait bir inanışa göre «evliyalar» peygamberlerden daha üstündürler. Nakşibendî şeyhleri arasında çok az kişi bu sırrı ağzından kaçırmıştır. Bunlardan biri de Hasan Lûtfi Şuşud'dur. Bu şahıs aynen diyor ki: «Velâyet, fenâya varmış kimsenin hâlidir. Nübuvvet mertebesinden uludur. Bazı enbiyâ hazerâtı velâyete de sâhib olmuşlardır. Lâkin her velîde nübuvvet-i tarifiyye veya tebliğiyye mevcûd olagelmiştir.»[103]

 

Kuşkusuz, bu yollu inancını açığa vuran hiçbir tarikatçı, mü'min ve müslüman olduğunu kanıtlayamaz.

 

Şu sözler de küfre neden olur:

 

* «Filan kimse peygamber bile olsa ona inanmam. »

 

* «Eğer Hz. Muhammed'den sonra bir peygamber gelecek olsaydı fi­lan zât peygamber olurdu.»[104]

 

* «Peygamberler de bizim gibi yer içer ve tuvalete giderler, onların biz­den ne farkı var!»

 

* «Eğer Adem suç işlemeseydi cennetten kovulmazdık, bütün bu belâlar O'nun yüzünden başımıza geldi.» vb.

 

c) Semâvî kitapların birinci derecedeki gerçekleriyle ilgili yanlış dü­şün­celerden kaynaklanan küfür suçlarına örnekler:

 

Allah Teâlâ'nın indirmiş olduğu vahiy, kutsal, dokunulmaz ve say­gı­değerdir. Binaenaleyh birer vahiy olan semâvî kitaplara, bu kitap­ların ger­çek içeriklerinden herhangi bir şeye karşı saygısızlık etmek, onu çar­pıtmak, yalanlamak ya da alay konusu yapmak İslâm Dini'nden çıkmak için yeterli bir neden oluşturur. Buna göre:

 

Bir şahıs veya bir otoritenin yetkilileri ve mensupları yürürlükte bu­lu­nan Kur'ân ahkâmından en az birini uygulamadan kaldırır veya uygu­lama­sını engellemeye çalışırlarsa kâfir olurlar. (Ancak uygulama­nın ge­nel bir fitneye neden olacağı, Müslümanların ve İslâm Ümmetinin bun­dan, belini doğrultamayacak şekilde olağanüstü bir ge­lişme ihtimali kar­şısında so­rumlu şahıs, örgüt ve kuruluşlar uygula­manın geciktirilmesi konusunda İslâm âlimlerine danışabilirler.)[105]

 

Kur'ân ahkâmı içinde yürürlükten kaldırılmış bir hüküm varsa bu hükmün yerine konmuş yasayı uygulayan, uygulamasını kolaylaş­tıran ve bu durumun farkına varıp rıza gösteren kimselerin İslâm Dini ile hiçbir ilişkileri kalmaz.[106]

 

Bunu farkedip «Mustaz'af» (yani ezilmiş) durumunda olanlar ise Kur'ân'ın uygulandığı bir ortama göçünceye kadar «kendi nefislerine zul­metmiş» olarak günahkâr sayılırlar.[107]

 

Kur'ân-ı Kerîm'e karşı işlenebilecek küfür suçlarından bazı örnek­ler:

 

* Bir Müslümanın kitabına «sinkâf» ile sövmek.

 

*«Allah buyuruyor ki ...» diyerek Kur'ân'da bulunmayan sözleri Allah Teâlâ'ya mal etme cüretinde bulunmak.[108]

 

*Kur'ân'da eksiklik, ya da beşer sözü bulunduğunu, veya ona daha sonra başka şeyler eklendiğini ileri sürmek.

 

* Kur'ân-ı Kerîm'i çağdışı olarak nitelemek.

 

* Kur'ân'ın öngördüğü ceza ve miras âyetlerini adaletsiz ve acıma­sız bulmak ve bunu söz ve tavırla ifade etmek.

 

* Kur'ân-ı Kerîm'in nassıyla kesin şekilde yasaklanmasına rağmen (süt kardeşle evlenmeyi, domuz etinden yemeyi, faizle muamele et­meyi, alkollü içki kullanmayı, zina etmeyi ve benzer) yasakları yasallaş­tıran «mürted» ülkelerin kanunlarına vicdanen saygı beslemek ve bu yasaları Kur'ân-ı Kerîm'e tercih etmek.

 

* Vahyin (Allah kelâmının) yaratık olduğunu ileri sürmek.[109]

 

* Kur'ân-ı Kerîm'den bir parça bile olsa onu çöpe atmak, çiğnemek, ya da herhangi bir şekilde ona saygısızlıkta bulunmak.

 

* Kur'ân'ın Arapça değil, başka bir dille indiğini ileri sürmek.

 

* Kur'ân âyetlerini enstrüman eşliğinde terennüm etmek.

 

* Allah'ın yasakladığı bir şeye başlarken besmele çekmek.

 

* Haram bir fiil işledikten sonra onun sağladığı yarardan, kazanç­tan ve sevinçten sebep Allah'a şükretmek; Ya da haram bir şey yedikten sonra Elhamdülillah (yanı Allah'a hamd olsun) demek.

 

* Kur'ân okuyan kimse ile -okuduğu sırada - alay etmek.

 

* Kur'ân'a uymayı öğütleyen ve Kur'ân-ı Kerîm ahkâmına göre ya­şa­mak üzere davette bulunan kimseye eziyet etmek, onu meczup ve mecnun gibi sıfatlarla niteyerek hakarette bulunmak ya da cezalandırmak

 

* Kur'ân'da fal açmak ve onu büyü, üfürük ve muska gibi çirkin iş­lerde araç olarak kullanmak.

 

* Kur'ân-ı Kerîm'in ölü ruhuna okunmak üzere indiğine inan­mak.

 

* Zebur, Tevrat, İncil ve suhuflara hakaret etmek bu kitap ve suhuf­la­rın Allah tarafından gönderildiğini inkâr etmek.

 

* Kur'ân-ı Kerîm'den önceki semâvî kitapların, şimdiki içerikleri­nin değiştirilmediğine ve indirildikleri zamanki gibi tamamen vahiy olduk­la­rına inanmak, ya da içlerinde vahiyden hiçbir eser bulunmadı­ğını ileri sürmek.

 

* Kur'ân-ı Kerîm'in, zorba, sapık, kâfir, münafık ya da suçlu saydığı: Firavun, Haman, Karûn, Calût, Hz. Lût'un karısı, Hz. Nuh'un oğlu, Ebuleheb, Âd ve Semûd Kavmi ile Medine Halkından münafıklar gibi kim­selerin suçsuz, masum ve doğru yolda olduklarını kabul etmek, on­ları öv­mek, onlara taraf olmak ve beraatları için duada bulunmak.

 

* Kur'ân-ı Kerîm'de kesinlik ifade eden emirlerden, nehiylerden ve hü­kümlerden birini (dolaylı da olsa) yalanlayıcı bir ifade kullanmak: «Alah kâfirleri cezalandırmayacak»;  ya da, «Allah kâfirleri bağışlayacak» demek gibi... Halbuki Allah Teâlâ, örneğin Beyyine Sûresi'nin, altıncı Âyet-i kerîmesi'nde meâlen «Kitap ehlinden olan kâfirler ve müşrikler sürekli olarak cehennem ateşindedirler; Onlar halkın en kötüleridir.» buyurmuş­tur. Binaenaleyh bu âyetteki ilâhî vaadi yalanlayıcı nitelikte sarfedilen bir söz küfre neden olabilir. 

 

d) Semâvî Kitapların ikinci Derecedeki Gerçekleri  İle ilgili

    Yanlış Düşüncelerden Kaynaklanan Küfür Suçları:  

 

Gerek Kur'ân-ı Kerîm, gerekse ondan önceki semâvî kitaplar, ibadet ve insan yaşamını ilgilendiren konulardan başka birçok bilgiler daha sunmuş­lardır. Elbette bunlar da Allah Teâlâ'nın verdiği bilgiler olmak bakımından son derece önemli ve inanılması gereken gerçeklerdir.

 

Bunların bazıları, aynı zamanda çeşitli bilimler için birer ipuçları­dır. Nitekim bu konulu âyetler, son zamanlarda özellikle yabancı bilim adam­la­rının dikkatini çekmiştir.

 

Bu âyetlerin ortaya koyduğu gerçekler özellikle ibadet ve rûhânî ya­şamla yakından ilgili olmadığı için skolastik düşünce sahipleri tarafın­dan pek önemsenmemiş, hatta bu gerçekleri inkâr etmek, İslâm Dini'nden çık­mak için yeterli bir neden oluşturmasına rağmen bu nokta üze­rinde hiç du­r­ulmamıştır. Ne ilginçtir ki günümüzün «modern dü­şünceli ve aydın din adam­ları» (!) olarak bilinen ilâhiyatçılar da kendi alanlarını ilgilen­dirdiği kada­rıyla bu noktaya pek önem vermemişler­dir.

 

Örneğin, Ra'd Suresi'nin dördüncü âyetinde Allah Teâlâ (meâlen): Yeryüzünde bitişik toprak parçaları, (ya da kıtalar) üzüm bağları, ekin­ler, ve hurmalıklar bulunduğunu hepsinin de aynı su ile sulandığını, ancak yi­yimde bazılarını diğer bazılarına üstün kıldığını ifade buyur­maktadır. Aslında bu âyetin olağanüstü önem taşıyan hayat ve tabiat sırlarıyla yüklü olduğuna büyük ihtimal vermek gerekir. Bununla bir­likte hiç kül­tür al­mamış sıradan bir insanın anlayış düzeyine indirge­nerek bu bilgiler global bir anlatım yöntemiyle verilmiştir. Burada ge­neldeki ihtimallerin tam ter­sine, eğitimsiz insanlardan çok okumuş ve kültürlü insanın bu âyet karşı­sında gereken ciddîyeti göstermemesi akla gelmektedir. Çünkü ukalalık ve küstahlık daha çok yarı okumu­şun, ya da başka bir deyimle okumuş cahilin kapıldığı psikozlardandır. Dolayısıyla yukarıdaki ve ben­zeri âyetler sözko­nusu olduğu zaman ciddîyetini koruyamayan «Bu da bir şey mi (!)», «Bunu bilmeyecek ne var ?» gibi sözler sarfederek kendilerini bir şey sananlar kâfirden başka hiçbir şey olamazlar.

 

e) Meleklerle ilgili Yanlış Düşüncelerden kaynaklanan Küfür Suçları:

 

Melekler Allah' (cc) ın latif ve nuranî yaratıklarıdır.[110]      

 

Onların tümünü, ya da Kur'ân-ı Kerîm'de adları geçenlerden en az bi­rini yok sayan, imânını kaybeder.

 

Meleklere sövmek, onları aşağılamak ve alay konusu yapmak, eski cahi­liyet döneminde olduğu gibi melekleri «Allah'ın kızları»[111] ola­rak nite­le­mek yine imânın zevaline sebep olur.

 

Can almakla görevli bulunan Azrâil Aleyhisselâm'a, (bu ilgiyle) düş­manlık beslemek ve hakkında yakışmayan sözler söylemek yine kü­fürdür.

 

Toplumumuzda bazı filozoflar, cin, melek ve şeytanla ilgili birtakım yeni görüş ve izah tarzları getirmiş bulunmaktadırlar. Örneğin cinlere «Mikrodalga bedenle var olan bir tür "HALOGRAMİK" varlıklardır.» de­nil­mekte, «...insan ve cin ve hayvan denilen tüm varlıkların orijini» nin me­lek olduğu ileri sürülmektedir.[112] Bu ifadeler İslâm Literatür diline ya­bancıdır. Ancak melekleri inkâr veya aşağılamak değil bilakis onların var olduğunu bir çeşit kanıtlamak anlamına gelmektedir. «Mikrodalga boyut» niteliğine gelince eğer bu söylem, meleklerin ger­çek niteliğini yansıtmıyor veya yansıtmaya yetmiyorsa bunun sorumlu­luğu bu ifadeyi kullanana ait­tir. Bu çeşit izah tarzlarının daha çok bi­limselcilik gayretle­riyle yapıldığı iz­lenimi göze çarpmaktadır. Nitekim meleklerin metafizik varlıklar oldu­ğuna ve temel yapıları hakkında Kur'ân-ı Kerîm'de hiçbir bilgi bulunma­dığına bakılacak olursa onları bu tür vasıflarla tanıtmak afaki olacaktır. Esasen meleklerin varlığı bir Kur'ân gerçeği olduğuna göre onları kanıtla­maya çalışırken Kur'ân öl­çüleri içinde kalmak en gü­venli yoldur.

 

f) Ahiret Hayatı ile ilgili Yanlış Düşüncelerden kaynaklanan Küfür Suçları:

 

Kıyamet, hesap, cennet ve cehennem ile Kevser, birer Kur'ân gerçe­ği­dir­ler. İnsanların öldükten sonra yeniden dirilecekleri, Kur'ân'ın ha­be­riyle ke­sin bir hakikattır. Binaenaleyh bu gerçekleri red ve inkâr eden, ya da bu ger­çekler hakkında en ufak bir kuşku duyan kimse ken­dini küfrün çukuru içinde bulur.

 

İnsanların, bedenleri ve ruhlarıyla değil de yalnız ruhlarıyla âhireti ya­şa­ya­caklarına inananlar da kâfirdirler.

 

Mü'minlerin cennette -niceliksiz olarak- Allah Teâlâ'yı gözleriyle gör­meleri de yine bir Kur'ân gerçeği olduğu için bunu inkâr eden kâfir olur.

 

g) Çeşitli Konulardaki Yanlış Düşüncelerle ilgili küfür suçları:

 

İnsan hak ile batılın, doğru ile yanlışın, devamlı çatıştığı bir or­tamda ya­şar. Bir yanda güzellikler, bir yanda çirkinlikler var. Her ikisi de ken­dine göre bir çekiciliğe sahiptir. Bal arısı çiçeklere konar, tenya ve trişin ise bağır­sakta dışkı içinde yaşarlar. Hepsi de halinden memnun. Eşya ve olaylar da çok ilginçtir. Ateş yakar, rüzgar eser, bıçak ke­ser, yer çeker...Ancak bunla­rın hepsi de birer kanuna tabidirler. Kâinatın disipli­nini sağlayan bu yasa­ların koyucusu ve uygulayıcısı ise Allah Teâlâ'dır. Sebebi de sonucu da bütün ayrıntılarıyla ezelde bilen O'dur. Şu halde akıllı insan, ulaşabildiği bilgile­rin en üst limitlerine kadar önce kitap ve sünnetin, sonra da ilim ve tecrü­benin kanıtladığı bütün gerçeklere inanmak zorun­dadır. Çünkü aklın gö­revi budur.

 

Binaenaleyh kişi Allah'a, meleklere, kitaplara, peygamberlere, ahi­ret gününe ve kadere inandığı gibi yer çekimine, iki kere ikinin dört et­ti­ğine, demirin odundan daha yoğun olduğuna, saf suyun 100 derecelik ısıda kaynadığına, ışık ve sesin belli or­tamda, belli hızlarla yayıldıklarına da yine kesinlikle (ancak icmalî imân sınırlarında) inanmak zorundadır. Bunun temel sebebine gelince yaradılış ve oluşun bü­tün açıklamaları, fiziğin, kimyanın, matemati­ğin, astronominin, man­tığın, tıb ve sibernetiğin hatta spor ve müziğin dayandıkları bütün ka­nunlar «âdetullahtullâh»ın birer parçasıdır. Çünkü her şeyi Allah Teâlâ yaratmış­tır. Dolayısıyla eşya ve olayların işleyiş disipli­nini sağlayan yasaları da Allah (cc), koy­muştur.

 

Öyle ise bir gerçeği ifade etmeye yarayan «Dağ fare doğurdu» gibi me­cazî anlatımlar hariç, fare dağdan daha büyüktür diyecek kadar ciddîyetini yiti­ren; helâlı haram, haramı da helâl sayan; her canlının su­dan yaratıl­dığına inanmayan; sihirle uğraşan, fala inanan, kâfiri gerçek anlamda dost edinen, ilme söven, ilacın iyileştirici etkisini Allah'ın irâde ve kudre­tine bağlamayan, faniyi tan­rılaştıran, «Kahrolsun şerîat !» diye slogan atan; Pozitivizmi, Laikliği, Darwinizmi ve Sosyalizmi İslâm'dan üstün tutan; bir Müslüman gibi yaşarken, aynı zamanda Millî Türk Dini'nin ayinlerine de katılan, süt kardeşle evliliği meşru gören insan -kim olursa olsun - Kur'ân'ın bütünlüğünü reddetmiş olur. Böyle biri ise hem man­tıksız, hem ahlâksız hem de imânsızdır ! Çünkü imânsızlık gerçek an­lamıyla ahlâksızlık ve man­tık­sızlık demektir; Allah'ın yasalarına kafa tutmak demektir.

 

Kur'ân-ı Kerîm, Kâfirleri ve Küfrü Nasıl Anlatıyor:

 

Yalnızca «küfür» sözcüğü Kur'ân-ı Kerîm'in yirmibeş yerinde geç­mek­tedir. Güçlükle sayılabilecek kadar da bu masdarın türevleri çeşitli anlatım­lar içerisinde Kur'ân'ın başından sonuna kadar serpilmiş bu­lun­maktadır. Dolayısıyla Kur'ân-ı Kerîm, «küfür» ve «kâfir» ler hak­kında çok yönlü bil­giler ortaya koymuş, küfrün ne kadar ağır bir suç ol­duğunu, kâfirlerin ne büyük bir saplantı içinde bulunduklarını, ne mantıksızlıklar içinde bocala­dıklarını, bozuk psikolojik durumlarını ve ne korkunç ceza­lara çarptırıla­caklarını haber vermiştir.

 

İşte bu mesajlardan bazı örnekler:

 

 «Kâfirler var ya, onları uyarsan da uyarmasan da imân etmezler.» [113]

 

«Allah (size gerçekleri anlatmak için) bir sineği, hatta ondan öte (önemsiz) olanı bile  örnek göstermekten utanç duymaz. İmân edenler bu­nun hak olduğunu bilirler; kâfirlere gelince (alay ederek): "Allah bu­nunla ne demek istiyor (!) " Derler.»[114]

 

«Gerçek şu ki, (Allah'ı, peygamber'i, Kur'ân'ı) inkâr edip kâfir ola­rak ölenlerin üzerinde Allah'ın, meleklerin ve tüm insanların laneti vardır.»[115]

 

«Kâfirler güdülen hayvanlara benzerler. Çobanın çağırıp bağırmala­rın­dan başka bir şey anlamazlar. Sağır, dilsiz ve kördürler.»[116]

 

«(...) Allah'ın âyetlerini inkâr edenler var ya, onlar için şedid bir iş­kence vardır.(...)»[117]

 

«Kâfirler var ya, onlara ne servetleri, ne de çocukları asla yaramaya­cak­tır.»[118]

 

«Kâfirler var ya onlar, verdiğimiz fırsatların, kendileri için hayırlı ol­du­ğunu sanmasınlar, bilakis bu fırsatları daha da suçları artsın diye veri­yoruz. Hem sonra onları aşağılık yapacak işkenceler de vardır.»[119]

 

«Kâfirler (cehennemde işkence görünce), "Keşke Müslüman olsaydık" dileğinde bulunacaklardır.»[120]

 

Küfür, Allah Teâlâ'yı neden en çok gücendiren bir suçtur? Bunu, el­bet­teki küfrün inkârcı bir suç olmasında aramak gerekir. Çünkü başka bir de­yimle küfür, en büyük nankörlük demektir. Allah'ı inkâr etme cüre­tini gös­teren insan (ki bunlar son derece azdır,)  bir anlamda yara­tılmış olma nime­tini inkâr edendir. Çünkü yaratılmış olmak (hele in­san olarak yaratılmış olmak), Allah Teâlâ'nın hem en yüce eseri, hem de doğrudan muhatabı olmak bakımından son derece büyük bir şeref ve nimettir. Bununla birlikte Allah'a inanmak ve O'nun elçilerine, O'nun mesajla­rına imân etmek de ayrıca ölçüye sığmayan başka bir nimettir. Bu ikinci nimeti inkâr etme mut­suzluğuna düşen insan diğer bütün nimetleri de otomatik olarak inkâr et­miş sayılır ki küfrün en bü­yük suç olmasını bu­rada aramak lazımdır. Dolayısıyla kâfir insan, başka bir kimsenin de iyili­ğine karşılık gerçek an­lamda memnun olmak  ve teşekkür etmek gibi bir ruh asaletine ve içten ge­len bir kadirşinaslık duygusuna asla sahip değil­dir. Nitekim kâfir insanın, işte bu doyum­suzluğundan, bu bozuk psikolo­jisinden sebeptir ki gerek dünya gene­linde, gerekse lokal çapta meydana gelen savaşların, isyanların, sosyal patlamaların ve her türlü fitne ve anarşinin arka planında daima, Allah'a gerçek anlamda inanmayanların parmağı vardır. Bunların teh­like­leri fanatik dindarların tehlikesinden kat kat fazladır. Çünkü insan ve tabiat sevgisinin, barışseverliğin, hakperest­liğin ve adalet duygusu­nun temel kaynağı (kâinât ve varlığın en büyük gerçeği olan) Allah Teâlâ'ya inanmaktır. Bu inanca temelde sahip olmayan­lar ya da kaderin bir cilvesi olarak bu ko­nuda yeterli eğitim alamamış in­sanlar, ne kadar okumuş olurlarsa olsunlar, ne kadar uygar bir görünüm içinde bulu­nurlarsa bulunsunlar ruh derinlik­lerinde ve bilinçlerinin al­tında ina­nan insanlara karşı korkunç bir kin ve düşmanlık duygusu ya­tar.

 

Onun içindir ki bir Müslümanın, (öz oğlu bile olsa) kâfire güveni yok­tur ve olmamalıdır da. Nitekim halk arasında «Domuzdan post, kâ­firden dost olmaz.» ifadesi bu gerçeği anlatmaktadır.

 

 

Küfrün Çeşitleri:

 

İnsan, temelde iki şeyden sebep küfre sapabilir. Bunlardan biri bilgi­siz­lik, diğeri ise inattır. Onun için akâid âlimleri küfrü, temel nedenleri bakı­mından şu iki başlık altında ele almışlardır:

 

1-Küfr-i Cehlî (bilgisizlikten doğan küfür),

 

2-Küfr-i İnâdî (inat ederek işlenen küfür).

 

Şimdi de bunları ayrı ayrı inceleyelim.

 

1-Küfr-i Cehlî (bilgisizlikten doğan küfür):

 

Kur'ân gerçekleri hakkında yeterli bilğilere sahip olamadıkları için bu gerçeklerden en az birini red ve inkâr eden veya onu çarpıtmak, aşa­ğıla­mak ve alay konusu yapmak gibi bir söz ve harekette bulunan kim­senin, içine düştüğü küfür örneğidir. Bir Kur'ân gerçeğini bilgisizlik nedeniyle yok saymak, Kur'ân'da olmayan veya Kur'ân'ın dolaylı bi­çimde de olsa her­hangi bir ilgiyle doğrulamadığı bir şeyi ona mal et­mek, genellikle basit dü­şünceli insanların işlediği «cehlî küfür» türün­den suçlardır. Ancak ne gariptir ki bu suçu işleyenler arasında devlet adamları, üst düzey bü­rokratlar, sanatçılar ve işadamları gibi çoğu okumuş ve sözde kültürlü insan­lar da vardır. Doğrusuna bakılacak olursa bunlar «Pagan» dır. Bu da de­mektir ki çağımı­zın sakat eğitimi okumuş insanlara evrensel düşüne­bilme yeteneğini kazandıramamak­tadır.

 

Eski akâid âlimlerinden bazıları, Allah'ın varlığını, birliğini ve sı­fat­la­rını, (son derece cahil oldukları için) bilmeyen ve aynı zamanda bu ger­çek­leri araştırıp öğrenemeyen insanların işledikleri küfür suçunu ancak «cehlî küfür» olarak belirlemişlerdir. Bundan anlaşılmaktadır ki bazı in­sanlar bu derece ilkel ve cahil kalmış olabilirler. Fakat İnsan ak­lını çalış­tı­rarak ilgi­lerle, bağıntılarla her zaman sayısız gerçekleri keşfe­debilme kud­retine sahip­tir. Zâten Allah Teâlâ gerçekleri algılayabilecek çeşitli duyu­lar ve duygularla insanı donatmıştır. 

 

Burada önemle hatırlatılması gereken bir nokta vardır:

 

Bazı kimselerin son derece rahatlıkla: «Allah buyuruyor ki...» diye baş­layıp anlattıkları şeyleri sık sık duyarız. Bu insanların -sözde - Allah'a mal ettikleri ifadeler eğer rastgele ise ve Kur'ân-ı Kerîm'den tam anla­mıyla nak­ledilmiyorsa bu kimseler, yaptıklarının ciddîyetini farkedecek durumda ol­masalar bile küfre girerler. Çünkü Allah Teâlâ, onları kıya­met gününde muhatap bile kabul etmeyeceğini, onlara mer­hamet naza­rıyla bakmayaca­ğını ve onlara acı işkenceler çektireceğini açıkça ifade bu­yurmuştur.[121]

 

2-Küfr-i İnâdî (inat ederek işlenen küfür):

 

Kur'ân gerçekleri hakkında yeterli bilgilere sahip oldukları ya da kal­ben ikna oldukları halde ünlerini, mevkilerini ve çıkarlarını kay­betmek gibi kaygılarla bu gerçekleri kabullenmek istemeyen veya kabul­lenmiyor gibi gözükenlerin işledikleri küfür suçu «küfr-i inâdi» türündendir. Doğu Roma İmparatoru Herakleios I. in küfrü bu çeşittir.[122]

 

Ayrıca «Hükmî Küfür» olarak bilinen bir küfür çeşidi daha vardır. Bu durumda olanların küfrü pek net ve açık şekilde sezinlenemez. Bu insan­la­rın kâfir oldukları sadece bazı tavır ve tutumlarından anlaşılabi­lir. Bu da genellikle bilgisizlikten ve bilinçsizlikten kaynaklanmaktadır. Örneğin bazı cahil mü'minler (çeşitli sloganların cazibesine kapılarak, vaadlere al­danarak veya bazı ortak yanlara değer vererek) kâfirlere, ide­olojilerinde destekçi ol­makta, onların kanaat ve düşüncelerini pay­laşma gafletine düşmektedirler. Bunların da zaman zaman hükmen küfre girme ihtimal­leri vardır.

 

 

  ŞİRK KAVRAMI:

 

«Şirk», küfrün bir türüdür. Ortak koşmak demektir. Nifak ve zen­deka gibi diğer küfür biçimlerinden daha basit ve bayağıdır. Çünkü şir­kin her­hangi bir mantığı ve açıklaması yoktur. Çok rastgeledir ve âdetâ bir boca­lama ya da hastalık gibidir. Onun için kişiden kişiye, toplumdan top­luma, çeşitli komplikasyonlar şeklinde kendini gösterir. Bu nedenle tari­hin her döneminde şirk, farklı yorum ve yaklaşımlarla insanlara bulaşır ve değişik içerikler kazanır. Çağımızda da sırf inat ve küstahlıktan kaynaklanan oldukça bayağı şirk çeşitleri türemiştir. İslâm'ı bir «Arap dini» olarak damgalayan ve devlet gücünü kullanarak icat ettikleri yapay dini topluma dayatanların içinde bulundukları şirk gibi.

 

Bu saplantının tedavisi de kolay de­ğildir, hatta zaman za­man imkânsızlaşır. Bu nedenle peygamberler müş­rikleri tevhide davet eder­ken çok büyük zorluklar çekmişlerdir. Aynı zamanda müşriklerin sık sık hakaret ve saldırılarına uğramışlardır. Nitekim 1994 yılında, müşrikleri imâna davet ettiği için Mahmut Kaçar adındaki bir mü'min de linç edilmek istendi ve ileri gelen bir lâikçi onu «meczup» diye niteledi. Kur'ân-ı Kerîm bu konuda geniş bil­giler vermektedir. Bu cümleden olarak, Kalem Surisi'nin 68'inci ayetinde, müşriklerin Hz. Peygamber'e nasıl derin bir düşmanlık besledikleri, kendisine aynen şöyle anlatılmaktadır: «Kafirler, Kur'ân (ayetlerini) işittiklerinde neredeyse seni gözleri ile devireceklerdi. Bir de durmuşlar "o bir deli" diyorlar.»   

 

Bunun içindir ki Allah Teâlâ,: «Müşrikler, ancak ve ancak bir pis­lik­ten ibarettirler.»[123] buyuruyor. Bu âyetten de anlaşıldığı üzere şirk içinde olan insanı, Kur'ân-ı Kerîm «Müşrik» diye nitelemiş ve onu aşağılamıştır. Müşrik kişi ise, (bir put, bir türbe veya bir heykel karşısında, namaz kılar gibi dikilerek) bilinçli ya da bilinçsizce Allah'a ortak koşma sefaletine düşen insan kılığındaki yaratıktır.

 

Şirkin İçyüzü ve Müşrik Kişinin Psikolojisi:

 

Şirk, en büyük gerçeği, seviyeli duyumsama ölçüleri içinde algıla­ya­mamaktır. Yani çok basit bir idraksizliktir. En büyük gerçek ise hiç kuşku­suz Allah Teâlâ'dır. O'nu, yüce sıfatlarıyla tanımaya ve O'na inanma mutlulu­ğuna ermeye «Tevhid» denir. «Şirk» ise tevhidin tam karşıtıdır.

 

Tevhid, kısaca Allah Teâlâ'yı bir, tek, yegâne, eşsiz, benzersiz, eksik­siz, başlangıçsız, sonsuz, her şeyi yaratan (yani yoktan var eden ve mev­cut her şeyi tamamen yok edebilen), her şeye egemen olan en üstün güç ola­rak bil­mek ve böylece inanmaktır. Şirk ise, özellikle Allah Teâlâ'nın bir­liği ve mutlak egemenliği inancından herhangi bir yorumla sapmak­tır. Onun için şirkin, gizli hastalıklar gibi kolay teşhis edilemeyen sinsi ve habis türleri vardır.

 

Daha önce de belirtildiği üzere insan denen yaratık, tüm canlılardan farklı olarak inanma duygusuyla doğar ve büyüdükçe ondaki bu duygu da gelişir. Bunun açıklaması kısaca şudur: İnsan kendisini yaratan gü­cün da­ima arayışı içindedir. Bu, insanda bir melekedir, bir içgüdüdür, doğal bir karak­terdir ve tıpkı akıl ve zekâ gibi insanın tabiatında vardır. Dolayısıyla kişi yaratı­cısını her an aramak ve onu bulmak için âdetâ ruhunun de­rinliklerinden gelen itici dalgalarla hareket eder.[124]

 

Allah Teâlâ, insanın, sınırlı akıl ve zekâsı tarafından kuşatılamaya­cak yücelikte olduğu için insanı, namaz, oruç, hac, zikir ve dua gibi çe­şitli iba­detlerle göreve çağırarak onun bu arayışındaki isteklerini en uy­gun bi­çimde karşılamıştır. Dolayısıyla bu anlamda tevhid mutluluğuna bir türlü ere­memiş olan müşrik insan, Allah Teâlâ'yı sınırlı aklıyla ve zekâ­sıyla bul­maya çabalayan -yolunu şaşırmış - kimsedir. İşte şirkin esa­sen iç­yüzünü bu­rada yoklamak gerekir. Çünkü şirk, aslında bir arayış­tır. Ancak yanlış bir arayıştır. Hatta sapık bir arayıştır. Müşrik insan, çok değerli bir şeyini yitir­miş ve bu yüzden sapıtmış birine benzer. Böyle bir insanın ya­şadığı telaş ve paniği bir an düşünün. Bu insana öğütte bu­lunmak, ona yol göstermek, ona yardımcı olmak son derece zordur. Hatta bazen çok tehlikelidir. Çünkü adam kendini kaybetmiştir. Mantığını bir kenara it­miştir. Tamamen duygu­larıyla hareket etmekte­dir. Dolayısıyla ona öğüt ve yardımda bulunursanız sizi hiç dinlemeye­bilir; Hatta ısrar ederseniz size kötülük bile edebilir. Özellikle Ona, göz­leriyle göremeyeceği elleriyle tutamayacağı akıl ve zekâ­sıyla kuşatama­yacağı bir yaratıcıdan söz ederse­niz aklınıza bile gülebilir. 

 

İşte Kur'ân-ı Kerîm'de geçen ünlü Nemrut olayı ve Hz. İbrahim'in O'na yaptığı öğütlerden sonra uğradığı korkunç saldırı bu gerçeği kanıt­lamakta­dır.[125] Şirkin içyüzünü ortaya sermesi bakımından bu olay son derece önemlidir. Müşrik insanın inadı, mantıksızlığı ve anlaşıl­maz ha­let-i ruhi­yesi bu örnekte bütün çıplaklığıyla meydana çıkmakta­dır.

 

Şirk, uçsuz bucaksız bir karanlık dehliz gibidir. Müşrik insan, bu ka­ran­lığın içinde, "Seni kurtaracağız !" diye uzaktan haykıran şeytanların peşine takılmış, umudunu onlara bağlamış bir kişiye benzetilebilir. O, peşlerinden gittikçe şeytanlar  onu daha korkunç karanlıkların içine çek­mek için çeşitli aldatıcı vaatlerde bulunurlar. Şirk illetini, şifası pek mümkün olmayan bir paranoya olarak da nitelemek mümkündür.  Öyleki bu hastalığın da aynen paranoya gibi çeşitli semptomları vardır. Çünkü bazen  bakarsınız ki müşrik adam gâyet aklıbaşında üstü başı düz­gün biri gibi görünür. Onu mantıklı ve dengeli bir insan zanneder­siniz. Ancak ona musallat olan şirk illeti, bir an gelir onu bir heykelin, bir türbenin karşısına kadar sürükleyip götürebilir. Biraz önce akıllı, mantıklı, üstü başı düzgün, hatta cafcaflı üniformalar içinde gördüğünüz bu zavallının oracıkta ne hale düştü­ğünü,  içinde belki bir avuç gübreden başka şey bulunmayan mezar, türbe, anıt ya da herhangi bir ad verdiği fani yığınlar karşısında nasıl dikilip huşu içinde sünepeleştiğini ibretle seyredersiniz.

 

İşte insanı, şirkten başka hiçbir hastalık, hiçbir ihtiyaç bu hale dü­şü­re­mez. Öğrenim derecesi, kültür düzeyi ve sosyal mevkii ne olursa olsun bir insanı bu kadar pespayeleştirebilen bu mendebur illetin ne tehlikeli bir şey olduğunu ise akıl ve imânla şereflenmiş olan herkes tahmin ede­bilir.

 

 

Şirkin Tarihsel Kökeni:

 

Tarihin her döneminde Allah Teâlâ'yı yanlış anlamak, O'nu, yüce ni­te­likleri dışında vasıflandırmaya çalışmak ve özellikle kâinâttaki olaylar üze­rinde O'ndan başka güçlerin de rol oynadıklarına inanmak gibi sapık eği­limler, insanlarda sık sık görülmüştür.

 

 

İşte tarihin en eski çağlarından beri özellikle iki peygamber arasında ge­çen ve «Fetret Dönemi» denen kopukluklar sırasında gerçek dinle­rin, insa­nın ham içgüdüsü ile deformasyona uğramaları sonucu şirk dinleri doğ­muştur. Çünkü insan yaratıcısını o kadar sık, o kadar sü­rekli, o kadar hara­retle aramaktadır ki bu arayış, Allah'ın mesajları doğrultusunda he­men yönlendirilmediği ve hemen terbiye edilmediği takdirde derhal do­ğal çizgi­sinden sapar ve çığırdar çıkar. O bakımdan tarihi gerçekler ve Kur'ân-ı Kerîm'deki aydınla­tıcı bilgiler açıkça gösteriyor ki bir peygam­berin, görevini yapıp eceli gelince rabbinin huzuruna intikal etmesin­den hemen sonra o pey­gamberin üm­meti, kendilerine gelmiş olan ilâhî mesajdaki gerçekleri de­ğiştirmeye koyu­lurlar.

 

Bu olay yalnızca Hz. Muhammed (sav) den önceki ümmetlerle sı­nırlı değildir. Bilakis İslâm Ümmeti içinde de şirk inanışları -ne yazık ki - za­man zaman yayılma eğilimi göstermiş, bu yüzden vaktiyle Kur'ân-ı Kerîm üze­rinde yapılan yorumlarla İsmailîlik, Dürzîlik, Nusayrilik, Bahailik, Kadyanîlik, ve çeşitli tarikatlar gibi batıni şirk akımları İslâm'dan koparak birer bağımsız din kimliğine bürünmüş­lerdir. Durum bununla da sınırlı kalmamış, nihâyet Auguste Comte'un sa­pkın felsefesinden il­ham alınarak fanilerin ilâhlaştırıl­masıyla çağımızda Türkiye'de kökten putçu bir din daha kurulmuş­tur.    

 

Yukarıda işaret edildiği gibi tevhid inancının zaman içinde yozlaş­ması sonucu birtakım sapkın inanış biçimlerinin ortaya çıktığı ve şirk dinlerinin bu su­retle oluştuğu, kesin bir gerçektir.

 

Örneğin günümüzün modern dini olan kökten putçuluğun en önemli ayini «ti» sesiyle başlatılan ayakta saygı duruşudur. Bu ibadet es­nasında hiç kimse kımıldamamakta, bilakis son derece huşu içeri­sinde ve hareketsiz olarak belli bir yöne doğru durmaktadır. Görüldüğü üzere tev­hid dininden kalma motifler burada da çok canlı bir şekilde göze çarp­maktadır. Bu motif­lerin açık şekilleri şunlardır:

 

1- İbadete çağrı,

 

2- İbadet başlangıcını haber veren uyarı,

 

3- Ayakta ve belli bir yöne doğru hareketsiz duruş,

 

4-İ badetin sona erdiğini haber veren uyarı

 

5- Yazılı dua.

 

Bu ibadette tevhid dininden kalma kapalı motifler ise: Coşkulu bir imânla ilâha bağlılık ve huşu; Tanrılaştırma ve ebedîleştirme duygula­rı­dır. Bütün bunlar aynen Yahudilikte ve Hıristiyanlıkta da vardır, hatta diğer tüm dinlerin ortak niteliğidir. Dolayısıyla mensupları tara­fından bu dinin: «Sadece devletin resmi bir geleneği olduğu, ya da salt bir  saygı tö­reninden başka bir şey olmadığı» yolunda, yapılan açıklama­lar tamamen spekülas­yondur. Nitekim Mısır'lı bazı kökten putçula­rın da son yıllar­daki tutumları bu çelişkiyi doğrulamıştır.

 

Gerçek anlamda ve tablolaşmış biçimiyle yaşanan tevhid ise yal­nızca İslâm'dır. Yukarıdaki gerçeklerin saptanmasında yine en büyük kanıt İslâm'dır.

 

Yozlaştırılmış tevhidin unsurları yukarıdaki örnekte olduğu gibi di­ğer tüm şirk dinlerinde de vardır. Dolayısıyla batılı araştırmacılar ve bir­takım tarih yazarları tarafından savunulduğu üzere dinlerin, baş­lan­gıçta ilk defa ataların ruhlarına tapınmak şeklinde ortaya çıktığı ve git­tikçe ge­lişerek gü­nümüzdeki «monoteist» biçimi aldığı yolundaki tez tama­men asılsızdır.[126] Çünkü bu tez, din kavramının, insan düşünce­sin­den pey­dahlandığı teme­line dayanmaktadır. Oysa fıtrî olarak din duygusunu taşı­mayan hemen hiçbir insan yoktur. Bu gerçeğe bakılacak olursa dinin, bir düşünce ürünü değil, bilakis insan doğasında zâten var olan bir eğilim, bir içgüdü, bir vicdânî refleks ol­duğu gâyet açıktır.   

 

Çünkü insan, dünyaya gözünü açtığı zaman annesinin memesini ara­mak gibi bir iç güdüyle dudaklarını nasıl ki hareket ettirmeye çalı­şırsa aynen böyle bir içgüdüyle yaratıcısını çeşitli kurgularla zihninde canlan­dırmaya ça­lışır. Bu konudaki zihinsel faaliyetler bilinç altında ce­reyan et­tiği için insa­nın bu içgüdüsü başlangıçta hamdır. Dolayısıyla bu içgüdü­nün eğitilmesi ve yönlendirilerek bilinç üzerine çıkarılması ge­rekir. Aksi halde kişi bu ham içgüdü ile metafizik gerçekleri fizik boyut­larda canlandırmak durumuna düşecektir. Yani şirk koşacaktır ki bu olay, çağlar boyu hep yinelenip dur­muştur. İşte beşeriyet tarihinin her döneminde pey­gamberler, vahyin ışı­ğında insanın bu ham içgüdüsünü terbiye etmeye çalışmış, onu bir önceki çağın cahilî etkilerinden kur­tarma hizmetini vermişlerdir.

 

 

Şirk Çeşitleri:

       

İnsan, doyuma ulaşabilmek ya da duyularıyla kavrayarak ikna ol­mak için çok kere zihinsel objeleri birer materyal biçiminde görmek is­ter. Dinin maddeötesi gerçekleri, insan muhayyilesini zorladığı için ba­sit dü­şünen in­san, bunları elbetteki aklın sınırları içinde kavramaya ve kavra­dığı gibi de ortaya koymaya çalışır. Bu tipler, toplumların da­ima çoğun­luğunu oluş­tu­rurlar. Öyle ise basit düşünce daha yaygındır. Onun içindir ki imajinas­yonla sınırlı kalan sapkınlıklarda İslâm, insanı mazur gör­müştür.[127] Hayat ve kâinât olaylarının karmaşık yönlerini inceleyenler ise daha çok ilimle haşır neşir olan eğtimli insanlardır. Hiç kuşkusuz ilim erbabının düşünce ve yar­gıları seviyeli ve tutarlıdır. Ne varki seviyeli ve tutarlı düşünceler genel­likle ilim meclislerinin ve eği­tim kurumlarının duvarları arasında ya da ki­tapların sayfalarında pa­ketlenmiş olarak kalır. Bu tesbitten ise şu so­nucu çı­karmak mümkün­dür:

 

Şirk, genellikle cahil veya doyumsuz insanların, tevhid gerçekleri üze­rinde yaptıkları basit yorumlarla ortaya çıkan çeşitli çarpık ve sapkın inanış­lardır. Ancak dünyada şirkin, okumamış kesimden çok okumuş insanlar arasında daha fazla yayıldığı gerçeğine bakarak bu açıklamada çe­lişki gören­lere hemen şunu hatırlatmak gerekir:

 

Esasen eğitim sistemleri vahyin feyiz kaynaklarından yoksundur. Kuşaklar, dünyada belli güçler tarafından materyalist felsefelere dayalı sö­mürü kültürü ile şartlandırıldıkları için bu nurlu kaynağa kolaylıkla ula­şamamaktadırlar. Bunun sonucu olarak da nesiller fanatik, kom­pleksli ve şekilci olarak yetişmektedir. Bu bakımdan okumuş, ancak hi­dâyet bulama­mış insanları aydın olarak nitelemek yerine onlara okuma yazma bilenler demek daha doğru olur.

 

Şu varki mantıksızlığın yanında kötü niyetlerin sonucu olarak yay­gın­laşan şirk inanışları da yok değildir. Örneğin Hıristiyanlığın, Hz. İsa'dan hemen sonra çığırdan çıkması yahudilerin planları sonucu­dur. Çünkü ya­hudiler, kendi içlerinden çıkan bir insanın -peygamber dahi olsa - eski ina­nışlarını yürürlükten kaldırmasını birtürlü içlerine sindiremiyorlardı. Özellikle halk arasında büyük saygınlığa sahip dina­damları, Hz. İsa'nın, or­taya çıkmasına çok şiddetli tepki gösterdiler. Çünkü meşru olmayan çıkar­ları tehlikeye düşüyordu. Sıfırlanıp her­kesle aynı hizaya gelmek gibi bir du­rumda kalıyorlardı. İşte buna bir türlü razı olamadılar. Onun için yalnız Hz. İsa'ya her türlü kötülüğü planlamakla yetinmediler, bilakis O'nun Allah'dan getirdiği vahyi de­ğiştirmeyi bile göze aldılar. Nitekim en kısa zamanda, domuz etini meşrulaştırmaktan tutun, Allah Teâlâ'yı üç ilâh ola­rak tanıtmaya va­rıncaya kadar gerek şerîat, gerekse tevhid bazında Hıristiyanlığın bütün temel değerlerini çarpıt­tılar ve bu dini tam anlamıyla tipik bir şirk ku­rumuna dönüştürdüler.     

 

Tevhid inancının çarpıtılmasıyla ortaya çıkan şirk türleri insanın da­ima duygusal yönünü meşgul eder. Onun için şirk, dikkat edilirse tevhi­din kay­nağı olan vahye alternatif bir gizemli kaynağa hep dayan­dırılmış­tır. Bu da destanlarda canlandırılan efsanelerdir. Tevhid mesaj­larını in­sanlara ileten mucizelerle destekli peygamberler yerine, efsane­lerde de Herkül, Zeus, lât, uzza, ku­tub, ulu önder ve Gavs gibi mitolojik kişilikler, herolar ve idollar vardır. Tevhidde Allah Teâlâ'nın, elle tutulmaktan gözle görülmekten mü­nezzeh Zât-ı İlâhîyesi'ne karşılık şirk inancında da gizemli ruhlar var­dır. Ancak ruh­ların da görüle­meyen ve kavranamayan yönleri basit düşünceli insanları ikna edemediği için, şirk inancının teorisyenleri  onları da doyuma ulaş­tırmada gecikme­miş, za­manla politeizm, efsane­cilikten şekilciliğe doğru bir gelişme seyri göstermiş­tir ki mücessem putların ortaya çıkışı işte bu sebepledir.

 

Şirk, genellikle şu biçimlerde ortaya çıkmıştır:

 

1-ANİMİZM (Ruhlara Tapma İnancı):

 

Animizm, gizemciliği ön plana alan bir şirk anlayışıdır; ataların ruhlarına tapma esasına dayanan politeist bir ina­nış biçimidir ve kritik yapabilecek muhayyileye hitap eder. Bu nedenle fi­lo­zof­lar tarafın­dan ileri sürülenin tam tersine, ilkel değil, bilakis geliş­miş bir şirk türüdür. Çünkü animist insan doğrudan veya dolaylı ola­rak ruha ta­par ve ruhun bir sır olduğunu bilir.

 

Ruhun bu ayrıcalığına, vicdanında yer verebilecek kadar ince düşünebi­len insan, karmaşık ob­jelere ve mad­de ötesi âlemlere karşı ilgi duyan insan demektir. Böyle bir düşünce ise ge­lişmiş bir yargıyı kanıtlamak­tadır. Dolayısıyla din denen olayın, insanlık tarihinde ilk defa ataların ruh­larına tapmak şeklinde ortaya çıktığını ve dolayısıyla animizmin, ilkel din­lerin ilk şekli oldu­ğunu ileri sürenler hem burada, hem de dinin, sırf bir dü­şünce ürünü olduğu nok­tasında yanılmışlardır.

 

«Animizm» terimi latince «Anima» dan gelmektedir ki batı dille­rinde hayvan anlamını veren «Animal» sözcüğü de bu kökten gelir. Temelde hayvan veya animal, canlı demektir. Dolayısıyla canlılığın kay­nağı olan ruha tapınmaya bu ilgiyle «Animizm» denilmiştir.

 

Tevhid din­lerinin yoz­laşmasındaki faktörlerin başında animist yakla­şımlar gelir. Yani «Vahiy» denen ve peygamberler aracılığıyla gelen ilâhî mesajlar doğrultusunda in­sanlar başta yalnız Allah'a ibadet eder­lerken çe­şitli se­beplerin etkisi altında bazı şahsiyetleri yüceltmeye ve onlara bir za­man sonra mitolojik bir takım kimlikler mal etmeye çalı­şırlar. Bu yüceltil­miş insanlar ölünce ruhları şâd olsun diye ilk başlarda düzenlenen masum törenler zaman içinde farklı içe­rikler kazanarak onlara tapınma törenle­rine dönüşür. Kur'ân-ı Kerîm'de bu konuda canlı örnekler vardır. [128]

 

Henüz tazeliğini koruyan Kur'ân-ı Kerîm'in içinde en ufak bir de­ği­şik­lik söz konusu olmamasına rağmen, İslâm Dünyasının mensupları ara­sında da animist eğilimler hızla yayıldığına göre eski dinlerin türlü türlü yorum­larla ne hale gelmiş olabileceklerini tahmin etmek hiç de güç değil­dir.

 

Bugün İslâm'ımsı dünyanın her yerinde geçerli bir din modeli  ola­rak benimsenmiş bulunan «İstimdatçı» mistik inanışlar bu gerçeği çok çarpıcı bir şekilde kanıtlamaktadır. İstimdat, «uluların», «erenlerin», yani «velilerin» ruh­larından medet ve bereket dilemektir. Animizmin mabet­leri olan tekkele­rin ve anıt mezarların içi, tevhidin merkezleri olan camilerin içinden çok daha coş­kuludur, çok daha faaldir. Binlerce türbede yatan insanlardan hiçbirinin: «Ben öl­dük­ten sonra üzerime türbe yapınız.» dediği asla kanıt­lanmadığı halde bu yapı­ların, İslâm'a rağmen gerçekleştirilmiş olması ve hergün yüzbin­lerce insan tara­fından  ziyaret edilerek buralarda kurbanlar kesilmesi ve çeşitli di­leklerde bulu­nulması, animist inancın nasıl yerleşip kemikleştiğini çok açık şekilde or­taya koymaktadır. 

 

Animist bir temele dayanan inanışlar, her milletin zaman içinde ge­le­neklerinin, dünya görüşünün, tarihi gerçeklerinin ve genel kültü­rü­nün et­kisi altında farklı biçimler alabilir.

 

Örneğin, sözde İslâm'ı kabul etmiş milletlerden bazıları âlimlere, (ya da âlim kisvesinde gördükleri tarikat şeyhleri gibi adamlara), kahraman­lara ve ozanlara kutsal kimlikler mal etmiş, onlara, öldükten sonra «Evliya» ya da «Ulu Önder» gibi sıfatlar takarak bu şahısları olağanüstü yüceltmeye çalışmışlardır. Bu topluluklar, ancak Allah'a gösterilebilecek derecedeki saygıyı ölmüşlerine gösterdikleri için İslâm dininden çıkmışlardır.

 

İster bilinçli, ister bilinçsizce olsun bu tür inanışlara sapmış bulunan insanlar, kendilerini müslüman sanıyor olsalar bile mü'min olduklarını asla kanıtlayamazlar. Dolayısıya İslâm fıkhının belli yasalarına göre mü'minler, bu sınıfa giren müşriklere karşı dikkatli olmak durumundadırlar!

 

Gerçekte animizm çok açık bir şirktir, geçmişlere saygı olarak açıklanması mümkün değildir.

 

Animistlerin masum sanılan bazı yorumları ise özetle şöyledir:

 

«Bugünlere gelmemizde atalarımızın büyük emeği vardır. Bu top­rak­ları "Allah, Allah!" diyerek yalın kılıçla onlar fethetti. Bu cennet va­tanı bize emanet eden onlardır. Dolayısıyla biz onlara saygı ve sevgi borçlu­yuz.»

 

Aslında bu sözlerin hepsi de güzel ve doğru şeylerdir. Aynı za­manda tevhid inancıyla hiç çelişmemektedir. Ancak işin içyüzü daha başka tür­lü­dür. Atalar hakkında torunların, bugün kalplerinde beslediği inanışlarla bu masum sözler hiç de birbi­rine uymamakta, biri, diğerini kesin şekilde yalanla­maktadır.

 

Gerçekte mü'min ataları sevmek ve saymak: Ancak onları rahmetle an­makla; Allah'ın merhametine her zaman muhtaç olduk­larına, ölmüş ve Rabb'leriyle artık başbaşa kalmış bulunduklarına, bu in­sanların hepsinin de -herkesçe sanıldığı gibi - istisnasız kurtulmuş, cen­netlik evliyalar olmaya­bi­leceklerine, herkes gibi onların da Allah'a he­sap vereceklerine, belki ço­ğu­nun cennete bile giremeyeceğine, durum­larının tamamen meçhulü­müz olduğuna, hatta onların soyundan ge­lip gelmediğimizi bile kesin­likle bile­mediğimize, onun için sadece on­ları değil, bütün Müslümanla­rın ölmüşle­rini hayır ve dua ile anma­mız ( yani günahlarının afolması için Allah'a yalvarmamız) gerekti­ğine, inanmakla olur. Onlara gerçek saygı ve sevgi işte ancak böyle ola­bilir.

 

Aksine üzerlerine koca koca kubbeler, hem de insanlardan manevî bas­kıyla alınan paralarla vergilerle kale gibi anıtlar dikerek, sandukalar yaparak şe­bekele­rine çaput bağlayıp yüz sürerek, anılarına görkemli törenler düzen­leyip Firavunlara yapıldığı gibi huzurlarında saygı duruşunda bulunula­rak, on­lardan himmet ve bereket bekleyerek, bizleri muradı­mıza erdir­meyi isteye­rek, sorunlarımızın çözümlenmesinde bize yar­dımcı  ya da il­ham kaynağı olmalarını dileyerek, onlara yazılı dilekçeler sunarak, hele savaşlarda ordu­larımızın ön saflarında düşmana karşı çarpıştıklarına inanarak (ki ordu böyle bir şeye hiç inanmaz)  onlara saygı göstermek ise yüce Allah'a ağız do­lusu sövüp saymaktan farksız­dır! İşte gerçek ani­mizm budur.

 

   

 

2-FETİŞİZM (Büyü ve korku dini):

 

Fetişizmin temel faktörü ilkel insan psikolojisidir. Dolayısıyla belki de insan düşüncesinin ürünü olan tek dinsi inanç şekli fetişizmdir.

 

Fetişizm, sırf ilkel insan toplulukları arasında kendini göstermiş bir­ta­kım hurafî inanışlardır. Onun için fetişizmi tam bir din olarak ta­nım­lamak doğru değildir. Bunun üç önemli sebebi vardır.

 

Birincisi: Fetişizmi bir din adı olarak ilk defa kullanan ne bir pey­gam­ber, ne de temelde ilâhî mesaja dayanan herhangi bir dinin rûhânî öncüsüdür. Bilakis Dess Brosses adında bir araştırmacıdır. Üstelik 1760 lardan ön­ceki din literatüründe bu kelime bulunmadığına göre böyle bir isim altında yeni bir dinin tanımını yapmak mümkün değildir.

 

Her ne kadar Bahailik, Kadyânîlik ve Kökten putçuluk gibi daha dün dene­cek kadar yakın geçmişte İslâm'dan koparak oluşan dinsel kamplar da bugün bağımsız birer (batıl) din olarak tanımlanabilrlerse de bunlar temelde İslâm'dan ve Hırıstiyanlıktan esinlenilerek tertip­lenmiş uy­durma din­ler olmak itibariyle yine de ilâhî mesajların çarpı­tılması so­nucu varlık göster­mişlerdir. Halbuki Fetişizm böyle değildir. Fetişizmin herhangi bir tevhid diniyle ilişkisi yoktur.

 

Fetişizm'in bir din olarak nitelenemeyeceğinin ikinci sebebi şudur:

 

Fetişistler ilkel insanlardır. Korkup ürktükleri hayvanlara, canavar­lara ve tabiat güçlerine, sanıldığı gibi ibadet etmemekte, bilakis onların şerrin­den korunmak için büyü diyebileceğimiz bazı araçlara baş vur­mak­tadırlar. Bu araçlar onlara göre kurtarıcı birer çaredir. Ancak büyü niteli­ğinde kul­landıkları şeyler birer ibadet özelliği taşımamaktadır. Onlar her ne kadar düşmanlarına karşı manevî birer silâh olarak bu büyüleri kullanıyorlarsa da bu şeyleri yaratıcı ve kâinâtı yönlendirip idare edici güçler olarak görme­mektedirler.

 

Üçüncü gerekçe ise: Fetişizm'de belirgin dinî ayinler, rûhânîler ve ma­bed yoktur. Dolayısıyla bu inanışlara, ilkellikten kaynaklanan bü­yücü bir ya­şam tarzı da diyebiliriz. Her şeye rağmen şirkin en bayağı gö­rüntüle­rinden biri de bu fetişist inanışlardır.

 

Hemcinslerinin seyrek bulunduğu kuytu çevrelerde doğa ile kucak ku­cağa yaşayan, bu yüzden gerek vahşi hayvan saldırısı, gerekse yıldı­rım düş­mesi ve anî seller gibi başa çıkamayacağı tabiat olayları karşı­sında çare­siz ka­lan insan daima ürkek ve tedirgindir. Binaenaleyh onu, uygar ve eği­timli insandan ayıran en karakteristik psikolojik özellik budur. İşte il­kel insanın maddi olmayan imajlara karşı duyguları ve değer yargıları da büyük ölçüde tabiat olaylarının yönlendirdiği bu psi­kolojinin ürü­nüdür. Uygar insan, il­kel insan gibi zaman zaman kor­kulu anlar yaşasa bile risk­lere karşı daha akılcı yollara başvurur. Din onun için riskleri önlemede öncelikli bir araç değil, bilakis yaratıcıya karşı sırf kulluk amacını taşır. İşte ilkel insandan uy­gar insana, din kavramının yüklen­diği anlam ve değer farkı budur.

 

Örneğin idam sehpasındaki bir mü'min, kutsal metinlerden birşey­ler okuyup üzerine üflediği, ya da iki rekat namaz kıldığı takdirde, bu­run bu­runa gelmiş olduğu (mukadder)  bir ölüm tehlikesinden bu sa­yede kurtu­la­cağına ihtimal vermez. Yani Allah (cc) dilememişse ibadet yaparak, ya da bu anlamda çeşitli rûhâni eylemlerde bulunarak bir şerri üzerinden defedeme­yeceğine inanır. Buna rağmen sırf Allah'ın huzu­runa imânla gitmek için yine dua eder. Çünkü Allah'a kesin surette imân eden insa­nın temel amacı şu veya bu beladan kurtulmak değil, bi­lakis Allah'a kul olmak ve kamil bir imânla âhiret âlemine intikal et­mektir. Zira ebedî mutluluğun şartı dün­yevî felaketlerden kurtulmak değil, Allah'ın hoş­nutluğunu kazanmaktır.

 

İlkel insana gelince o, yaptığı bir büyü ile, örneğin bir vahşi hayvan sal­dırısına karşı kendini sağlama almış olduğuna inanır.

 

Öyle ise uygar insanın rûhânî eylemleri din niteliğini taşır. Buna kar­şın ilkel insanınki böyle bir nitelikten uzaktır.

 

Sonuç olarak diyebiliriz ki Fetişizm, ilkel insanda dinsel bir eğilim gibi görünüyorsa da kesinlikle din değildir. Bilakis çok ilkel bir şirk tü­rü­dür.

 

Şirk kavramına bir din anlamı yüklemek ise yerine göre değişir. Şirkin bir din olması şart değildir. Çünkü zâten gerçek anlamda din ni­te­liğine sa­hip olan tek inanç kurumu İslâm'dır.[129] İslâm'ın dışın­daki tüm geçersiz inanç kurumlarına din denilmesi ise mecâzîdir. Fakat şirk, daima tevhidin karşıtı olarak bilinir. Dolayısıyla müşrik kişi eğer herhangi bir şeyi bilinçle, Allah Teâlâ'nın kâinât üzerindeki ege­menli­ğini etkileyici veya O'nun ege­menliğinden bağımsız bir güç ola­rak gö­rüyor -bu nedenle - o şeyden korku­yor, ya da Allah'a saygı göster­diği bi­çimlerde O'na saygı gösteriyorsa bunu, ister bağımsız bir din adı altında, ister bir tören olarak, isterse bir büyü veya herhangi bir eylem olarak icra etsin, bunun adı şirk­tir. Bu bakımdan fetişist insan müşrik­tir.

 

Çünkü bu insanlar, fetiş denilen birtakım büyüler yapar, bu büyüle­rin birçok tehlikelere karşı manevî güçler olduğuna inanırlar. Ayrıca doğa­daki etkileyici şeylerde üstün ruhlar bulunduğuna da inanırlar.

 

Örneğin yüksek dağları, bulutları ve nehirleri üstün güçler olarak gö­rür, onları birçeşit kutsal sayarlar. Ancak kutsallığı bu şeylerin görü­nür­deki maddelerine değil, onlarda -sözde - gizli bulunan birtakım kar­şı­konmaz yüce ruhlara bağlarlar.

 

Fetişizmin içyüzü

 

İnsanoğlu maddi çarelerle hedeflerine ulaşamadığı ya da sorunla­rını çö­zemediği zaman bu kez gizli ya da gizemli yollara başvurur. Bu tercih­ler es­kiden beri insanlar arasında genel bir eğilimdir.

 

Gizliliğin mazeretleri ve her zaman bir açıklaması vardır. Ancak gi­zem­lilik daima karmaşıklığını koruyacaktır. Bu nedenledir ki Kur'ân-ı Kerîm'in onayladığı, hatta mü'minleri davet ettiği «dua» ha­riç, İslâm,  büyü ve fal gibi gizemli yolların bazılarını en ağır suç olan «küfür» diye nitelemiş ve kâfirlere lanet etmiştir.[130]

 

İnsanoğlu, geniş bilgi birikimlerine sahip bulunmakla birlikte, yaşa­dığı olaylar içinde henüz çözümleyemediği ve sırlarına birtürlü erişe­me­diği o kadar çok şeyler vardır ki bunlar hakkında bilginler, uzmanlar ve ilim adam­ları hâlâ susmayı tercih etmektedirler. Nitekim telepatinin, hipno­tizmanın, spiritüel enerjinin, meditasyonun ve çeşitli alternatif tıp sis­temlerinin iç­yüzleri hâlâ bilinmemektedir.

 

Gizemli konular, gerek kaynak ve temelleri yönünden, gerekse amaç­ları itibariyle birbirinden son derece farklıdırlar. O kadar ki bunların bazı­ları, hayat ve kâinât olaylarının, şimdiye kadar çözüle­memiş, belki de çözü­lemeyecek olan şifreleridir. Dolayısıyla bilinsin ya da bilinmesin, bun­lar esa­sen birer realitedir. Ancak gerçekle hiçbir iliş­kisi olmayan, buna rağmen yarı uygar toplumlarda, genellikle basit dü­şünen insanlardan çı­kar sağla­mak amacıyla -sözde - gizemli nitelikte yapılan büyü, fal, mü­neccimlik ve medyumluk gibi bazı işler daha vardır ki bunlar tamamen spekülatif muâmelelerdir. İslâm bunları hurâfe ve batıl inanç ola­rak değerlendirmiş, bunları ya­sakla­mış ve bu işlerle uğraşanların ceza­landırılmasını öngörmüştür. Çünkü bu insan­larda fetişist (müşrikâne) yaklaşımlar vardır.

 

Örneğin büyü yapan ve yaptıran insanlar (özellikle yaptıranlar), bü­yüye, amacı kestirme ve gizemli yollarla gerçekleştiren bir çare olarak inanırlar. Medyumlara ve kâhinlere başvuranların da inancı böyledir.

 

Düşmanını perişan etmek, başına dertler ve belâlar yağdırmak için silâh yerine büyüyü tercih eden insanın esasen ne istediğini şöyle açık­la­mak mümkündür:

 

Eğer silâh ya da herhangi bir şiddet yolunu kullanırsa yakalanacak ve ağır cezalara çarptırılacaktır. Halbuki büyüye başvurursa -kendince - hiç kim­senin sezinleyemeyeceği gizemli bir yolla bu amacını gerçekleş­tirmiş olacak­tır (!) Öyle ise büyüye inanan insana göre hayat ve kâinât olaylarını büyü ile yönlendirmek mümkündür. Bu ise Allah Teâlâ'nın kâinat üzerin­deki mutlak egemenliğini tanımamak, daha doğrusu, büyü gibi bir araçla ilâhî egemen­lik sınırlarının, delinebileceğine inanmak demektir. Kuşkusuz, bu açık bir şirktir. Çünkü Allah'ın kâinât üzerindeki egemenliği mutlaktır. Hiçbir şey bu eğemenliğin dışında değildir, hiçbir olay bu egemenlikten bağımsız ola­rak cereyan edemez. Her şeyi Allah Teâlâ yönetmektedir.

 

Se­bep-sonuç,temeline dayalı kâinât olaylarını etki-tepki süreçlerine bağlayarak her şeyi hikmet ve kudretiyle yöneten Allah Teâlâ'dır. Evrenin her noktasında cereyan edip duran akıl ve havsala almaz karmaşık hadiseler, bir düzen içinde yürükülmektedir. Hiçbir şey tesadüfe bırakılmamıştır. Öyle ise bu ya­salara göre hare­ket edil­medikçe büyü ve fal gibi gizemli çareler oldu­ğuna inanılan hayalî yol­larla amaca ulaşılabile­ceğine inanmak, herşey­den önce çok yanlış bir şart­lanma ve büyük bir bilgisizlik örneğidir. Ondan sonra da Allah Teâlâ'ya karşı bir başkaldırı sayılır ki bir anlamda bunun adı şirktir.

 

Örneğin define arayan bir insan, eğer elde ettiği bir krokiye dayana­rak, pusula ve dedektör gibi birtakım araçlar kullanarak amacına ulaş­mak is­ti­yorsa bu insan, itikadî bakımdan herhangi bir suç işlememek­tedir. Çünkü her şeyden önce aklını kullanmaktadır. Akıl ise Kur'ân-ı Kerîm'e göre ger­çekleri yakalamada başvurulacak   ilk ve en büyük araçtır. Çünkü akıl, sağ­lam, olgun ve reşit insanın, (Allah Teâlâ tarafın­dan belli kanun­larla çalıştı­rı­lan)  beyin mekânizmasında üretilmektedir. Bu açıdan define arayan in­san, Allah'ın kâinât üzerindeki mutlak egemenliğini kabul et­miş demektir. Onun kullandığı pusula ve dedek­tör de yine Allah Teâlâ tarafından  insa­noğluna sunulmuş çeşitli fizik, manyetik ve elektronik bilimlerinin kanun­larıyla çalışmaktadır. Dolayısıyla defineci, pusula, dedektör ve benzeri araç­lar kullanmakla yine Allah'ın mutlak egemenli­ğini tanımış demektir.

 

Halbuki bu araçların yerine fala başvuran insan, falcının bütün bu ka­nunları delebilecek ve Allah'ın kâinât üzerindeki mutlak egemenli­ğinde O'na ortak olabilecek bir güce sahip bulunduğunu bilerek veya bil­meyerek kabul etmektedir. Bu suretle de şirk koşmaktadır.

 

İnsan, itikâdî yönü olmayan en ağır suçları bile işlerken son derece bü­yük vebal ve günahların altına girmesine rağmen yine de küfre ya da şirke saplanmaz. Halbuki itikadi yönü olan büyü ve fal gibi fetişist an­lamda öyle suçlar vardır ki, kişi onları, hiç kimseye zarar vermeden, hiç kimsenin gö­remeyeceği yerlerde ve yalnız başına işlese bile Allah Teâlâ'ya ortak koşmuş olur ki bu suretle cinâyet işleyen bir kimseden daha çok Allah'ın öfkesini haketmiş olur ! Bunun mantıklı sebebi acaba ne olabilir? Sebebi gâyet açık­tır.

 

Cinâyet işleyen bir insan, bu suça girişirken bile Allah tarafından yara­tılmış bulunan ve yine O'nun koy­duğu belli yasalarla işlevini ye­rine geti­ren akıl, silâh, tasarı ve planlı komplo projeleri gibi araçlara baş vurarak ama­cını gerçekleştirmeye ça­lışmaktadır. Bu insan, en çirkin, en korkunç ve en vahşi bir amacın pe­şinde olmasına rağmen Allah'ın kâinat üzerin­deki mut­lak egemenli­ğini doğrularcasına O'nun koyduğu hayat kanunla­rına göre davran­maktadır. 

 

Halbuki büyüye veya fala başvuran insanın yargısı bundan çok fark­lı­dır ve Yüce Allah'ı daha çok öfkelendirici bir anlam taşımaktadır. Büyü yapa­rak veya yaptırarak birini kazanmak, ya da birine zarar ver­mek iste­yen in­san, keza büyü veya fal aracılığıyla bilinmeyeni keşfet­meye çalışan insan, as­lında Allah'a ait otorite sınırları dışında çözüm arayan insan demektir, Bu ise bir anlamda Allah'ın (haşa!) egemen olamadığı bazı ba­ğımsız güçlerin ve alanların bulunduğunu bilerek veya bilmeyerek kabul etmek demektir. Belki bu nedenledir ki büyü, Kur'ân-ı Kerîm'de açıkça küfür olarak nite­lenmiştir.[131] Küfür ise Allah'(cc) ın otoritesini tanıma­mak anlamını ta­şır. 

 

Müslüman toplumlarda fetişist eğilimler

(Büyü, fal, havas, astro­loji, râbıta, meditasyon vs.):

 

Fetişist inançlara, Müslümanlar arasında «Hurafeler» ya da «Batıl inançlar» denir.

 

Hurafe: Uydurulmuş, abartılmış, akla ve vicdana sığmayan asılsız inanç demektir.

 

Bâtıl da, geçersiz, hükümsüz ve bağlayıcılığı olmayan şey anlamına ge­lir.

 

Ne yazık ki Müslümansı toplumlar, hatta Müslümanlar (daha doğrusu bilgisiz ve eğitimsiz mü'minler) ara­sında bile batıl inanışların tutunabildiği, inkâr edilemeyen bir gerçektir. İlginçtir ki sahâ­b­îlerden büyük şahsiyetler hariç, diğerlerinin de zaman zaman ba­tıl inanç­lara kapıldıkları ve Hz. Peygamber (sav) tarafından şiddetle uya­rıldıkları bazı eserlerde nakledilmektedir.[132] Ancak sahaâbî­ler, Rasûlullâh (sav)'ın uya­rıları üzerine hemen tevbe etmiş ve kanaatlerını düzeltmiş­lerdir. 

 

Yukarıda da açıklandığı üzere batıl inanç: Kulluk anlamını taşıyan imânî bir mesele olmaktan çok, insanın, ya ürküntü duyduğu şeylere karşı aklı sıra manevi çare diye başvurduğu birtakım şarlatanlıklardır; veya ha­yatta karşılaştığı sorunların çözümlenmesinde yardımlarını al­mak üzere evliyalar ve rûhâniler gibi «yarıtanrılar» dan medet um­malar ve onlara ya­pılan dua ve niyazlardır. 

 

Elbetteki Müslümanlar arasında da bu şarlatanlıklara ve ölülerden yar­dım dileyebilecek kadar basit düşünceli insanlar vardır. İşin ilginç ta­rafı, bu insanların hepsinin de eğitimsiz olmadıklarıdır. Medyumlardan medet uman, falcılara başvurup geleceğini onlardan öğrenmek isteyen nice oku­muş devlet adamlarının yaşadığı skandallar, toplumu zaman zaman meşgul etmiştir. Evet insanlar baş edemeyecek­leri güçlere ve ne­reden geleceğini tahmin edemedikleri kaza ve belalara karşı daima tedir­ginlik duyarlar. Bu psikolojik durum, yalnızca inançlı insanlarla da sı­nırlı değildir. Hemen herkes herhangi bir nedenle ve herhangi bir yerden gelebilecek risk ve teh­likelere karşı önlem alma ih­tiyacını duyar. Bu, her insanın, ortama göre haklı olarak kapıldığı endi­şelerden kaynaklanmak­tadır. Ancak, örneğin sağ­lam kilitler kullan­mak, değerli eşyaları güvenilir kasalarda korumak, trafik kurallarına uymak, aşı olmak ve bütün bun­lardan sonra da dua etmek ve Allah'a tevekkülde bulunmak gibi endişe­leri giderebilecek akılcı ve meşru ön­lemler varken bazı kimseler, evleri­nin, araç ve cihazlarının üzerine na­zar boncuğu, bebek papucu ve nalça­cıklar asmak, üstlerinde çeşitli muskalar taşımak suretiyle aklın ve Kur'ân'ın ölçülerine sığmayan yol­lara başvura­rak sözde manevi önlem (!) almaya çalışmaktadırlar. Bunlar ise batıl inanç­lardır ve şirktir!

 

Ne il­ginçtir ki Kur'ân'ın feyiz ve nurundan yoksun bazı kimse­ler, hayattaki muh­temel risklere karşı -dua ve tevekkül hariç- dindarlardan daha akılcı ve daha meşru yollara başvu­rarak önlemlerini almaktadırlar. Nitekim Müslümansı topluluklar arasında yaygınlaşan hurâfe ve batıl inançlar yü­zünden, gerçek Müslümanlar her münasebette, akılcı geçinen müşrikler tarafından küçüm­senmekte ve alay konusu olmaktadırlar.     

 

Tekrar kaydetmek gerekir ki hastalığa ya da nazara karşı kurşun dök­türmek, tütsü yapmak, sıtma için el bileğine, okunup düğümlen­miş iplik bağlamak, eve, arabaya, ya da dikiş makinesi ve bilgisayar gibi cihazlara (kaza belaya karşı) nazar boncuğu, nalça, bebek papucu gibi tıl­sımlı sanı­lan şeyler takmak  batıldır, çirkindir, şirktir. Çünkü bu yollara başvuran insan aslında nalın, papucun, nazar boncuğunun, muskanın ve benzeri büyü araç­larının, Allah'ın egemenlik sınırları dışında birer güç olduğunu kabul et­miş sayılır ki bu, Allah'a açıkça ortak koşmaktan başka bir şey de­ğildir. Eğer bu insanlar, yukarıda bir kısmı söz konusu edilen büyü araçla­rının, Kur'ân-ı Kerîm'de yerleri olduğuna inanır­larsa bu takdirde de Allah'ın kitabında bu­lunmayan şeyleri ona mal etmekten sebep kâfir olurlar!

 

Başta eğitimsizlik olmak üzere çeşitli çıkar odaklarının, gayret ve pro­pa­gandalarıyla şartlanan insanlar arasında özellikle batıl inanışlar daha çok ya­yılır. Şirke götüren bu tehlikeli anlayış ve kanaatler o kadar çok ve yay­gındır ki hepsini örneklerle sıralayıp anlatmak imkânsızdır. Bunları, «nazar» gibi hak ve ger­çek olan inançlardan ayırt edebilmek için Müslümanın iki öl­çüsü vardır. Bunlar kitap ve sünnettir. Yani manevi de­ğer olarak tanıtı­lan her­hangi bir şeyin öyle olup olmadığı, Onun, Kur'ân-ı Kerîm'e ve Hz. Peygamber (sav)'in hayatına uyup uymama­sına göre ancak anlaşılır. Dolayısıyla Müslümanların her konuda ol­duğu gibi bu noktada da başvu­ra­cakları mihenk taşları işte bu iki şeydir. 

 

Batıl inanışların kaynakları ve yayılma şekilleri:

 

İslâm'ın korkutucu tehditlerine rağmen batıl inanışların, Müslüman­lar arasında da tutunması ilginç bir olaydır. Çünkü İslâm'a göre neyin hak, ne­yin batıl; hangi düşünce ve inanışların doğru, hangisinin ise yan­lış olduğu gâyet açıktır. İslâm bu konuda insanlığın bütün inanç kurum­larından çok farklı ve ciddî disiplinler getirmiştir. Bunlar özel­likle «küfür» ve «şirk» kavramlarının içerikleri olarak akâid âlimleri tarafın­dan her çağda ele alınmış ve açıklanmıştır. Buna rağmen çoğu­nun şirke sebep olduğu batıl inanışların, «bid'at» ve hurâfelerin Müslümanlar ara­sında yer yer yayılması bir türlü önlenememiştir. Dolayısıyla bu inanışla­rın, esasen nerelerden, hangi kaynaklardan pey­dahlanıp geldiği ve hangi yollarla halk arasına ya­yıldığı önemli bir ko­nudur.

 

Batıl inanışlar, aslında ciddî ve çok yönlü olarak ele alınıp incelenmeye muhtaçtır. Bu konuda gereken çalışmalar yapıldığı ve kesin sonuçlar alındığı takdirde birçok şirk faktörünün kökeni daha net olarak ortaya çıka­caktır. Çünkü bu inanışların çoğu, eski dinlerin birçeşit kir ve pasak­ları ola­rak tarihin akıntısı içinde günümüze kadar sürüklenip gelmiştir. Hatta bu telakkiler, tarihin seyri içinde çeşitli yorumlardan ve benzeri daha birçok ba­tıl inanışlardan da beslenerek bugünkü şekille­rini almış olabilirler. Bu açı­dan bakıldığında batıl inanışların, Müslümanlar için ne kadar büyük imânî tehlikelerle yüklü olduğunu tahmin etmek güç değil­dir.

 

Özellikle şunu belirtmek gerekir ki, yüzyıllar önce, örneğin iki üç ay gibi çok kısa bir zaman zarfında kendi özgür irâdeleriyle ve büyük kala­ba­lıklar halinde İslâm'a girmiş olan topluluklar, fetih ordularının hey­beti altında paniğe kapılarak Müslüman olmuş kitlelere oranla eski inançla­rından İslâm'a çok daha fazla şeyler taşımışlardır. Bu insanların, İslâm'ı severek O'na gönül kapılarını açarlarken bulundukları özgür ortamda eski dinle­rinden hemen sıyrılıp arınmak için pek de zorlayıcı nedenlerle karşılaştık­ları söylenemez. Örneğin vaktiyle dinlerden biri­nin saygın bi­rer rûhânî şah­siyetleri iken, gelişen olayların etkisiyle bir sabah kendile­rini İslâm'ın içinde bulan insanları bir düşünün. Bunlar, İslâm'ı birkaç ay içinde kabul eden koskoca bir toplumun arasında artık papucu dama atılmış bir dinin rûhânî­leri olarak yaşayabilirler mi idi; ya da Müslüman olsalar bile bu adamlar eski saygınlıklarını koruya­bilmek için şimdi de bir İslâm âlimi rolünü hiç mi oynamak istemeye­ceklerdi ?!

 

Bütün bunlar in­sana çok şeyler hatırlat­maktadır. Öyle görü­nüyor ki vaktiyle bir şaman rahibiyken, İslâm'a girer girmez sırtına cübbeyi, başına da ka­vuğu geçirip ertesi gün hemen bir «Efendi Hazretleri» oluveren nice insan, bilerek veya bilmeye­rek eski dinin öğretilerini, İslâm'a bulaştır­maktan hiç çekin­medi ve çe­kinmek için de o zaman belki bir neden bile bulamadı! İslâm'ın, batıl ve yabancı inanışlara karşı ciddî tavrını o gü­nün henüz yeni Müslüman ol­muş duygusal ve cahil kalabalıkları anlaya­mazlardı. Onlar, asırlar önce Hz. Peygamber (sav)'in Mekke müş­riklerine karşı verdiği zorlu müca­de­leleri, çektiği çileleri bilemez ve takdir bile  ede­mezlerdi. Çünkü Kabe'deki yüzlerce putun nasıl kırıldı­ğını gözleriyle gör­memişlerdi. Onun için de elbette ki putlara ve çeşitli şirk sembollerine karşı eski Müslümanlar kadar hiç de duyarlı olamaz­lardı. Bugün de Müslümansı toplumların durumu aynı değil midir ?

 

Hz. Peygamber'(sav) in çağını ve yaşadığı çileleri canlandıran filmler her gün seyredilmektedir. Ancak bun­lardan, tevhid inancı doğrultu­sunda acaba ne ka­dar ders ve ibret alın­abilmektedir? Çünkü günümüzde Müslümanım di­yen milyonlarca insanın ha­yatında o kadar trajik çeliş­kiler vardır ki bunlara dokunmaktan bile insan âdetâ utanç duymakta­dır. Örneğin camiden çıkar çıkmaz hemen bir türbenin, bir mezarın başında dikilen, ya da bir törene katı­lan ve o sırada bir heykelin karşısında saygı duru­şunda bulunan nice in­san kı­lığında yaratık vardır ki bunlara şirk kavramı­nın ne olduğunu an­latmak mümkün değildir. Çünkü gerçekten şirkin ne olduğunu anlamak için hem belli bir zaman gereklidir, hem de bu iş peda­gojik bir eğitim me­selesidir; Ve çünkü tevhid bilincine erişemeyen insan, hiçbir zaman şirk tehlikele­rine karşı kendini koruyamaz. Özellikle toplumun manevi bağışıklık sistemini çökerten tarikatların yaygın olduğu Türkeye'de şirk tehlikelerine karşı korunmak oldukça zordur.

 

Aslında, Allah'a kesin ifadelerle ortak koşan bir kimseye rastlamak he­men hemen mümkün değil, denebilir. Örneğin (Haşa !) «Allah, filan güç­lerle - ya da- şu kadar sayıdaki kimselerle birlikte âlemleri yöneti­yor» diyen ve böyle inanan hiç kimseye rastladınız mı ? Buna rağmen Kur'ân-ı Kerîm, şirk üzerinde çok durmuş, ve Allah Teâlâ, şirk koşan kimseyi asla afetmeye­ceğini kesin şekilde açıklamıştır. [133]

 

Öyle ise şirkten anlaşılan şudur:

 

İnsanlar çok kesin ifadelerle Allah'a ortak koşmazlar. Çünkü bu su­retle çok fahiş bir mantıksızlık örneği vereceklerini genellikle bilirler. Dikkat edi­lirse kâfirler bile bu anlamda şirk koşmazlar. Örneğin bir hey­kelin karşı­sında saygı duruşunda bulunacak kadar basitleşen ve şey­tana maskara olan insanlara bile bu eylemleriyle Allah'a ortak koşup koşma­dıklarını sormak âdetâ bir cesaret işidir. Böyle bir soruyu yönelte­cek in­sana «meczup» ya da «deli» demeleri hatta onu linç etmeleri bile muh­temeldir. Bu da insanların açıkça ve kolay kolay «Allah'ın ortağı vardır.» diyemeyeceklerini kanıtla­maktadır.

 

Öyle ise şirkten (yani Allah'a ortak koşmaktan)  gerçek amaç, O'nun kâinat üzerindeki mutlak egemenliğini tanımamaktır. Bu da Allah'dan başka şeylere karşı, -ancak Allah'a gösterilebilecek şekilde- saygı duruşunda bulunmakla olur.

 

Şirk suçunun gerçekleşmesine neden olan sözler, eylem ve tavırlar özet olarak şu beş ana başlık altında toplanabilir:

 

a) Her türlü büyü:

 

Bütün tılsımlar; tütsüler; kurşun dökmek ve ipliklere üfleyip dü­ğüm­lemek gibi şarlatanlıklar;  (çeşitli baharat, mum, kıl, kemik, tırnak ve dışkı gibi)  atık ve necis maddelerle yapılan maksatlı ve gizli işler; Havâs denilen okuma, şekil, şema, yazı ve heykelcikler bu bölüme gi­rerler. Bu uğraşlar, sa­yılamayacak kadar çeşitlidir. Kenzu'l-Havas (Gizli İlimler Hazinesi), Şemsu'l-Maarif ve El-Lu'lu' ve'l-Mercan gibi büyü kitapla­rında bunların uygulama şekilleri ve sözde sırları (!) anlatılmak­tadır. Cahil insanların sır­tından kolayca geçinmek için cinci üfürükçü birtakım açıkgözler tarafından yapılan bu büyülerin, geçici bir psikolo­jik yönlen­dirmeden başka gerçek an­lamda hiçbir etkileri yoktur.

 

b) Fal ve her türlü kehânet:

 

Gerek günümüzde sosyete falı olarak bilinen tarot ve eskiden mü­nec­cimlik denilen astroloji (burçlar ya da yıldız falı), gerek daha çok çingene­ler tarafından yarıdilencilik amaçlarıyla bakılan su, el ve ayna falı, gerekse şehir halkı arasında yaygın olan kahve falı bu kısma gir­mek­tedir.

 

Bazı kimselerin «Fala inanma, falsız da kalma» sözü açık bir çeliş­ki­dir. Şirk riskini ortadan kaldırmaz. İmânî açıdan son derece tehlikeli olan tüm eylem, söz ve tavırlar mizah konusu yapılamazlar. Nitekim ciddî anlamda olmasa bile bu tür sözleri sarfedenlerin yeniden Kelime-i Şahadet getirme­leri gerekir.

 

c) Ermişliğe bağlanan kehânetler:

 

Ermişlik, mitolojik bir kavramdır. Gizli bir kaynaktan metafizik an­lamda ilham alarak meçhulleri ve geleceği bilmek demektir. Mitolojik an­layışta ermişliğin sınırları da yoktur. Kişi, ya da kişilerin hayal gü­cüne para­lel olarak efsânevî içerikler kazanır. Daha çok Türk ve İranlı Müslümansı toplumlar arasında ermişlik mitolojisi yaygındır. Ehl-i Beyt'den imamlar, seyyidler, evliyalar, tarikat şeyhleri ve hatta bazen deliler bile bu cahil topluluklar ta­rafından er­miş sayılırlar ve tanrılaştırılırlar. İslâm akâ­idinin tanımla­dığı «kerâmet» in bu mitoloji ile hiçbir ilişkisi yoktur. Animist kökten  gelen bu batıl inanç, şir­kin en tehlekeli ve en bayağı türlerinden biridir..

 

Ermiş kişi; tarikatçılara ve onların etkisinde kalmış eğitimsiz, bilgisiz insanlara göre: Allah katına varmış, bu suretle de insan üstü bir kimlik kazanmış olan kimse demektir. Bazı örgütler ve organize çıkar güçleri tarafından yapılan çeşitli propagandalarla zaman zaman birilerine, mistik ve rûhânî kimlik içinde ün kazandırılır. Sadece Müslümansı topluluklar arasında değil, hemen her millet arasında tarih boyunca bir sömürü aracı olarak sürdürülen evliyacılık bugün de yaygındır. Velî ya da evliyâ sıfatıyla popüler olan kişi, genelde halinden memnun olduğu için, kendisine şöhret sağlayanları yalanlamaz. Bu durum ise onun zaman içinde yarı tanrı olarak zihinlere kazınmasına sebep olur. Ölünce üzerinde türbe inşa edilir, adına kurbanlar kesilir, kerâmetler örülür, hatta söylemediği sözler, yazmadığı kitaplar ve divanlar bile üretilir.

 

Türbeler, süslü sandukalar, kale bedenleri gibi anıt mezarlar, tören­ler, esas duruşları, râbıtalar, Hatm-i Huwâcegânlar, İslâm terminolojisiyle açık­la­namayan patanjalist kavramlar ve öğretiler, İslâmî motiflerle kamufle edilmiş budist kaynaklı ayin ve zikirler, bu mitolojinin çeşitli malzeme­leri ve görüntüleridir.

 

d) Ölüyü ya da faniyi tanrılaştırma:

 

Bu batıl inanç bazı yönlerden ermişlik mitolojisiyle ilintilidir. Geniş ca­hil topluluklar tarafından gavslar, kutuplar, abdallar, erenler , şeyhler, aziz­ler, rûhânîler, ulu önderler ve kurtarıcılar gibi çeşitli adlar altında tanrılaştı­rılan faniler vardır. Bunların ölüleri de dirileri gibi kutsal karşı­lanırlar. Sağken müritleri, hayranları ve aveneleri tarafından veli ve ermiş olarak kabul edi­len ve birçoğunun adlarının sonuna «Hazretleri» un­vanı konarak yücelti­len bu kimselerin, Allah katında da yine veli ve haz­ret olduklarına inanılır. Dolayısıyla ölüm onlar için farklı bir anlam taşır. Hayattayken kınındaki kı­lıç gibi durduklarına inanılan bu adamları, öl­dükten sonra artık kınların­dan çekilmiş kabul ederler. Yani daha etkin ve keskin olurlar (!) Nitekim bu adamların ha­yattayken sahip oldukları şöh­ret, öldükten sonra da bazen asır­lar boyu devam eder ve türbeleri sürekli işleyen birer ziyaretgâh olur. Konya'daki Celaleddin-i Rûmî Müzesi ve Ankara'daki Anıtkabir bu­nun en çarpıcı birer örneğidir.

 

Bu türbe ve mezarlıklarda, ziyaret sırasında yakılan mumlar, yapış­tı­rı­lan niyet taşları, bağlanan bezler, atılan paralar, adanan adaklar, kesilen kur­banlar, veri­len yemekler, yazılan dilekçeler, düzenlenen mevlit şölenleri[134] yapılan dua ve ya­ka­rışlar «Rûhânîyetten istimdat»'çı kültün temel özelliklerini açık şe­kilde sergi­le­mektedir.

 

Bu münasebetle ve özellikle kaydetmek gerekir ki Türkiye'de cahil ka­labalıkların din anlayışı budur.

 

e) Eşya ve olaylarda birtakım kutsal gizemler bulunduğuna inan­mak:

 

Manevi koruyucu olduğuna inanılarak çocukların üzerine, araç­lara, ev­lere ve cihazlara asılan nazar boncukları, iğde çekirdeği, rûhânî­lere ait tes­bih, cübbe ve sikke gibi giyim ve kuşam eşyası, besledikleri köpeklerin maketleri, içinde içki içtikleri kadehler, kullandıkları müzik aletleri, kutsal sayılan niyet ve mu­rad ağaçları, keza hastalık giderici olarak inanılan mekân­lar, kayalar ve kut­sal (!) pınarlar[135] bu kısma giren şirk sembolleridir.

 

Sonuç olarak özetle diyebiliriz ki kalabalıkların belki de İslâm'dan bir parça gibi gördüğü, (şirke neden olabilecek) o kadar bayağı inanışlar var­dır ki bunların bir bölümü vaktiyle batıl dinlerden birinin mensubu iken İslâm'a girenler tarafından eski alışkanlıkla sürdürülen bir önceki dinin ge­lenekleridir; Hacı Bektaş, Mevlânâ, Oruç Baba, Telli Baba, Helvacı Baba, Veyselkarânî ve Zilli Dede etkinlikleri gibi... Bir diğer bölümü ise bazı cahil Müslümanların, haşır neşir ol­dukları yahudi ve Hıristiyan arkadaş muhitlerinde görüp  özentiyle taklit et­tikleri şeylerdir.

 

3-DÜALİZM (Seneviyye = Çift tanrıcı din ):

 

İnsanlık tarihinde -her defasında - bir tevhid dininin yozlaşmasıyla or­taya çıkan şirk türlerinden biri de kâinâtın iki ilâh tarafından yöne­tildiği (!) inancıdır.

 

Vaktiyle Mecûsilik adı altında İran halkı tarafından kabul edilen di­nin temeli, işte bu çift tanrılı şirk ilkesine dayanıyordu. Biri iyiliğin (Hürmüz), diğeri ise kötülüğün (Ahrimân) temsilcisi olarak kabul edi­len iki tanrı -bu sapkın inanca göre - sürekli mücadele halindedirler.

 

Hz. Peygamber (sav)'in doğumundan yaklaşık elli yıl önce Mazdek [136] adında İranlı bir devrimci tarafından bu din üzerinde bazı değişik­lik­ler ya­pılmak istendi. 

 

Hz. İbrahim'in getirdiği tevhid dini, (nasıl ki Müşrik Araplar tara­fın­dan putçu bir kimliğe dönüştürülmüş ise)  İran'da da Mecûsîlik adı al­tında ateşe tapınma ile sembolize edilen çift tanrılı bir şirk dinine dö­nüş­türülmüştü. İslâm'ın ortaya çıkmasıyla bu din de aynen Cahiliye Arapları­nın putperest dini gibi söndü. Hz. Ömer (ra) zamanında İran'ın fethedil­mesiyle birlikte Mecûsîlik silinmeye başlayınca bu inanç üze­rinde kal­maya direnenler, içine düştükleri moral çöküntüsü yüzünden Hindistan'a göçtüler. Sayıları gü­nümüzde çok azdır. Ateş yakarak iba­det ederler. 

 

Her yıl 22 Mart günü özellikle Kürtler tarafından ateş yakılarak kut­la­nan Nevruz Bayramı, bu inancın Müslümansılar arasında gelenek olarak devam eden silik bir görüntüsüdür. Çünkü Kürtler İslâm'a gir­meden önce Mecûsîliğin temsilcisi olan  Zerdüşt'ün [137] di­nine bağlı idiler. Kürt mito­lo­jisine göre vaktiyle -zâlim bir kral olan - Dahhak'a karşı ver­dikleri müca­de­lenin başarıya ulaşması üzerine bir kurtuluş ve bağımsız­lık sembolü ola­rak Nevruz ateşleri yakılmaktadır. Ancak İranlıların da Nevruz'u yılbaşı olarak kutladıklarına bakılacak olursa bu olayın Kürt mitolojisini doğrula­madığı, aksine mecûsî gele­neğinin devamı olduğu kesinlik kazanmaktadır. [138]

 

Ayrıca burada, konu ile ilgisi bakımından şunu da belirtmek gerekir ki, kâinâtın sözde aydınlık ve karanlık olmak üzere iki farklı ve karşıt şeyler­den oluştuğunu savunan gnostisizmin, bir şirk felsefesi olduğunu ileri sürmek çok dolaylı bir yorum olur. Gnostik felsefe hakkında ortaya konabi­lecek bir tek yargı vardır, o da küfürdür [139]

 

Kur'ân-ı Kerîm'de Şirk ve Müşrikler:

 

Kur'ân-ı Kerîm'de şirk konusuna ve müşriklere çok geniş yer ve­ril­miş­tir. Müşrik insanın psikolojisi, mü'minlere karşı beslediği kin ve düşmanlık duyguları, çocuğun, müşrik anne ve babası ile nasıl mu­amele edeceği, mü'minlerin onlara karşı nasıl hareket etmesi gerektiği, kıyamet gününde bir­birlerini suçlamaları ve Allah Teâlâ'nın, O'nlara ilişkin hükmü, Kur'ân-ı Kerîm'de çok çarpıcı ifadelerle açıklanmıştır.

 

 Kur'ân-ı Kerim'e göre şirk koşan insanın ruhsal yapısı

 

 Küfrün diğer çeşitli hastalıklarına kapılmış kimseler gibi Müşrik in­san da, Kur'ân-ı Kerîm'in haber verdiği gaybî gerçeklere daima kuş­kuyla bakar. Tekrar dirilmek, hesap vermek, cennet ve cehennem gibi gerçekler, genelde onun için çok derin bir endişe kaynağı oluşturmaz. O, daha çok putlarıyla, taptığı ve medet umduğu fânî şeylerle meşguldür. Müşriklerden kimisine göne gaybî gerçekler uydurulmuş şeyler de olabilir. Bu nedenle müşrik in­san, sürekli bir içsel bunalım yaşar. Onun bu ruh hali, sırf inkârcı insanda var olan gizli bir paniğe de zaman zaman dönüşebilir ve onu te­selli olabile­ceği her yere doğru itebilir. Bu belirsizlik onun yaşam seyrini de etkiler. Bazı olaylar karşısında vicdanına üşüşen sorulara doyurucu bir yanıt bulamama sıkıntısıyla yerine göre saldırganlaşabilir; bocalayabilir veya tamamen içine çekilebilir.   

 

Tabiatıyla böylesine bir panik, böylesine sınırsız bir doyumsuzluk ve âcizlik içinde bocalayarak yaşayan müşrik insan, ıstıraplarını dindirmek, efkarını dağıtmak ve en­dişele­rinden sıyrılabilmek için çeşitli avunma yol­ları arayacaktır. Ancak para mevki ve şöhret gibi maddi alanda onu avut­maya yarayan araçlar, her sa­niye yaklaşmakta olan ölüm ve sonrasına iliş­kin sorun­lara her­hangi bir çö­züm getiremeyecektir. Müşrik insanı, Allah Teâlâ'ya ortak koş­maya sürükle­yen gizli neden, onun ruh derinliklerine yer­leşmiş olan bu soruna çözüm arayışıdır. Bu arayış, korku ile karışık bir nev­roz olarak onun bütün haya­tını etkisi altına alır.    

 

 

 Müşrik insanın bütün sorunları hemen hemen bu noktada odak­laş­maktadır. Onun içindir ki münafıktan farklı olarak Allah'a ortak koştuğu putuna ısrarla yapışır durur. Şartlar ne olursa olsun müşrik insan mut­laka kendine bir put bulmaya çalışır. Bu put ya insandır, ya hayvandır, ya bitki­dir, ya da bir kayadır... Önemli olan bir şeylere ta­pınmak ve biraz da böyle te­selli olmaktır. Ancak elleriyle dokunamaya­cağı, gözleriyle bir sal­tanat tahtı üzerinde seyredemeyeceği, tam karşı­sına dikilip saygı duru­şunda buluna­mayacağı, en azından -ölmüş olsa bile - mezarına bir çelenk sunamayacağı kocaman (!) bir tanrıdan başka­sını da bir türlü havsalasına sığdıramaz. Dolayısıyladır ki Allah Teâlâ bu basit tiplerin halet-i ruhiye­sini, onların ya­şadıkları korku ve panikle açıklamaktadır.

 

«Herhangi bir otorite olarak indirmediği şeyleri, Allah'a ortak ko­şan­la­rın yüreklerine korku salacağız !..[140]

 

  Gerçekten de öyle değil mi ? Cılız ve çelimsiz bir mü'min onlara: «Gelin, sizi duymayan bu taşlara tapmayın, Allah'a kulluk edin.» de­diği zaman korkularından paniğe kapılmıyorlar mı ? Korkunç büyük­lük­teki güçlere, ordulara ve silâhlara sahip oldukları halde cılız bir in­sanın üze­rine atılıp onu hemen oracıkta linç etmek istemeleri bu panik ve korku­dan ileri gelmiyor mu ?!  

 

Evet gerçekten müşrik insan korkaktır. Onun bu bozuk psikolojisi hiçbir devirde değişmemiştir.  Bırakın eski çağların karanlıkları içinde boca­la­yan nesillerini, yıllarca okumuş, -sözde - geniş kültür almış, dün­yayı gez­miş, birkaç yabancı dil bilen günümüzün entellektüel müşrik­lerine bile öğüt­lerde bulunmayı göze alabilen mü'minlerin uğradığı akibetler, müşrik insa­nın çağlar boyu değişmeyen bu bunalımlarını, bu korkularını ortaya sermek bakımından ibret vericidir. 

 

Kur'ân-ı Kerîm, müşriklerin kinci olduklarını haber veriyor.

 

Evet, gerçekten müşrikler fanatik ve kincidirler. Çünkü şirk, insanı âdetâ insanlıktan sıyırıp çıkarmakta, onun dengelerini bozmakta, mu­ha­keme mekânizmalarını hasara uğratmakta ve onu tıpkı pisliğinde bon­cuk arayan bir piskopat haline getirmektedir. Bu yüzden müşrik in­san, devamlı surette iç deprasyonlar bunalımlar halüsinasyonlar yaşa­maktadır; Kıskanç, geçimsiz ve kindardır. Beyninin hücrelerine kadar bütün iç dünyası şirk pis­likleriyle kirletildiği içindir ki müşrik bir in­sanla, evren­sel bir gerçeği otu­rup tartışmak hiçbir zaman mümkün de­ğildir. Çünkü âdetâ örümcek dolu kafası ve zihnindeki kokuşmuş dü­şünceler onun uzak ufuklara doğru bakmasına daima engeldir. Bu yüzden de müşrik in­san çağdışıdır ve fana­tiktir; Hiçbir yenilik, hiçbir reform ve hiçbir uygar­lık onun mantık duvar­larını kolay kolay dele­mez. Onun bütün dünyası tanrılaştırdığı faninin mi­tolojik kimliğiyle meşguldur. Yaşam onun için törenlerden, çelenklerden, saygı duruşla­rından, kahramanlık marşların­dan, ayinlerden, türbelerden, mezarlar­dan, erenlerden başka bir şey değil­dir. Hülasa müşrik insanın içsel ha­yatı, şeytanların, içinde dans ettiği ka­ranlık bir dehliz gibidir. Çünkü yüce tevhid inancını algılayabilecek ber­rak bir iç dünyaya sahip değildir.

 

Dolayısıyla peygamberlere kafa tutan eski çağların müşrikleri hangi ka­ranlık kafalara sahip idiyseler, gerek günümüzün mistikleri (yani tarikatçılar), gerekse modern put­çular, aynı karanlık kafalara sahiptir­ler; Tutucu, kaba ve saldır­gandırlar. Sebebine gelince, tutundukları inanç ve düşünce hurdalığı bilimselcilikten ya da mitolojiden öte hiçbir anlam taşımaz. Aynı zamanda birer şirk kaynağı olan geçmiş çağların tasavvufu ve çeşitli felsefeleri ile mo­dern çağın poziti­vizmi, rasyonalizmi, Darwinizmi ve laisizmi, «Allah gerçeği» karşısındaki tutumları ba­kımından birbirinden farksızdırlar. 

 

Müşriklerin kinci olduklarını, mü'minlere karşı düşmanlık duygu­la­rıyla dolu olduklarını Kur'ân-ı Kerîm açık şekilde haber vermektedir.

 

Burada öncelikle söylemek gerekir ki mü'minlere karşı içleri kin ate­şiyle alev alev yanan iki topluluk vardır. Bunlar yahudiler ve müş­rikler­dir. Allah Teâlâ onlar hakkında şöyle buyuruyor:

 

«Gerçekten de göreceksin ki insanlar arasında mü'minlere karşı en çok düşmanlık güdenler yahudiler ve Allah'a ortak koşanlardır.» [141]

 

Müşriklerin bu âyette, yahudilerle beraber söz konusu edilmeleri çok il­ginçtir ve mucizevî bir Kur'ân gerçeğidir. Onların da aynen yahu­diler gibi mü'minlere karşı en şiddetli düşmanlık duygularıyla dolu ol­duğu, o kadar büyük bir hakikattır ki Kur'ân-ı Kerîm'in yeryüzüne ini­şinden yüzyıllar sonra bile bu gerçeğin en çarpıcı örneklerine daima rastlanmış­tır.

 

Vaktiyle Mekke'li müşriklerin, Hz. Peygamber'i ortadan kaldırmak ve yeni İslâm Devleti'ni daha beşiğindeyken boğmak için Medine'li Beni Kurayza ve Beni'n-Nadıyr yahudilerinden nasıl yardım aldıkları ve iki kit­le­nin nasıl gizli aşikar işbirliği içinde oldukları, bir tarih gerçeği­dir. Ne il­ginç­tir ki yahudinin Müslümana karşı olan ezeli düşmanlığı, tarihin her döne­minde müşriklerin desteğini bulmuş, müşrikler de Müslümanlara karşı düşmanca tavır aldıkları her defasında yahudile­rin yardımına nail olmuş­lardır. Çağlarüstü ilâhî mesaj bunun âdetâ her zaman böyle olaca­ğını haber vererek mü'minleri uyarmaktadır:

 

«Ehl-i Kitap'dan bazı kâfirler ve putçular da, rabbiniz tarafından size bir iyilik yapılmasını istemezler.» [142]

 

Kur'ân-ı Kerîm, müşrik anne ve babaların,

mü'min çocuklarına ne diyor:

 

Kur'ân-ı Kerîm, hiç kuşkusuz Allah Teâlâ'nın, insanlığa en son ve en yüce me­sa­jıdır. İnsanı terbiye edici, düşündürücü ve evrensel değerlerle yön­lendi­rici yüce kelâmıdır. Bu nitelikleriyle elbette ki din farkından sebep, ço­cuğu anne ve babasına karşı seküler yaşamdaki ilişkilerinde saptır­madan sadece imânî konuda duyarlı olmasını ona emretmiştir.

 

Çocuğun anne ve babasıyla olan dünyevi ilişkileri bir ahlâk konu­su­dur. İmânî meseleye gelince Allah Teâlâ ona bu noktada şunları em­ret­mektedir:

 

«Eğer onlar, bilemediğin bir şeyi bana ortak koşman için seni zorla­ya­cak olurlarsa onlara boyun eğme ! -Ancak - onlarla dünyada iyi geçin ve bana yönelen kimsenin yoluna uy.» [143] 

 

 Bu harika ahlâk müeyyidesini, dünyanın hiçbir yasasında bulmak mümkün değildir. Evet, mü'min çocuk, bu yüce düstûra uyarak anne ve babasıyla, (müşrik bile olsalar) şu birkaç günlük geçici dünya hayatında iyi ge­çinmeye çalışacak, fakat Allah'a şirk koşma noktasında zorlanacak olursa (ebedî bir hüsrana uğramamak için)  onlara asla bo­yun eğmeyecek­tir! Ne il­ginçtir ki böylesine zorlu bir sınav vermek du­rumunda kalmış